18 Ocak 2026 Pazar

Uluslararası İlişkiler'de Teorinin Rolü ve İşlevi Üzerine - Darryl S. L. Jarvis

Uluslararası İlişkilerde kuramsal çabanın tarihinin, bu anlamda, araçsal ya da amaç yönelimli bir normatif gündeme bağlanabilmesine karşın, teorinin tam olarak ne olduğu, hangi işlevleri yerine getirdiği ve nasıl bir karaktere sahip olduğu hâlâ büyük ölçüde muğlaktır. Uluslararası İlişkilerde teori, çoğu zaman açık ve sistematik bir biçimde tanımlanıp düzenlenmiş bir kavram olarak değil; farklı anlamları ve çağrışımları üstü kapalı biçimde içinde barındıran bir sözcük olarak kullanılmaktadır.  Teoriden ne anladığımız ve teoriden ne beklediğimiz, yanıtlaması son derece güç sorular oldukları için, nadiren açık biçimde sorulmaktadır. Bu durum yalnızca Uluslararası İlişkiler için değil, genel olarak sosyal bilimler ve beşerî bilimler için de geçerlidir; zira “teori” kavramı bu alanlarda o denli belirsiz ve gevşek biçimde kullanılmaktadır ki, anlamı giderek muğlaklaşmaktadır.

Örneğin teori sözcüğünün; bakış açısı, yaklaşım, paradigma, yöntem, hatta kişisel kanaat ile birbirinin yerine kullanılması artık oldukça yaygındır. Öğrenciler ve akademisyenler sıklıkla “bu konudaki teorim şudur…” gibi ifadelerle cümle kurmakta; oysa gerçekte dile getirilen şey bir teori değil, bireysel bir inanç ya da görüştür. Buna rağmen, teoriden söz ettiğimizde kastettiğimiz şeyin bu olduğu konusunda pek az kişi hemfikir olacaktır. Zira teori, salt bir kanaat ya da perspektiften çok daha gerekçelendirilmiş, analitik ve ayırt edici bir düşünsel faaliyeti ifade eder.

Örtük olarak hepimiz, teorinin; akıl yürütme, gözlem, düşünsel muhasebe, mantıksal bağlantılar ve kimi zaman öngörü içeren güçlü bir entelektüel araç olduğunu biliriz. Nicholas Onuf’un da belirttiği gibi teori, “son birkaç yüzyılda Batı’nın en büyük entelektüel kazanımlarından biri”dir ve yalnızca bir faaliyet değil, aynı zamanda bir fikir ve bir amaç olarak anlaşılmalıdır. Teorinin amacı, “dünya ve kendimiz hakkında bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri” sistematik bir bütün hâline getirerek yargıda bulunmaya elverişli bir zemin oluşturmaktır.

Ne var ki, Uluslararası İlişkiler alanında bu tür teorinin görece kıt olduğu ileri sürülebilir; mevcut teorik çalışmalar ise çoğu zaman, teorik çaba kılığına bürünmüş ideolojik kanaatlerin baskınlığı içinde kaybolmaktadır. Chris Brown’un da isteksizce kabul ettiği üzere, alanın talihsiz özelliklerinden biri, teorik bilgi birikiminin yeterince kurumsallaşmamış olmasıdır; öyle ki “uluslararası teori üzerine yazan her yazar, neredeyse konuyu sıfırdan icat etmek zorunda kalmaktadır.” Yale Ferguson ve Richard Mansbach da bu değerlendirmeye katılır; onlara göre Uluslararası İlişkilerde teori nadir bulunan bir varlıktır ve her yeni lisansüstü öğrenci kuşağı, çoğu zaman ödünç aldıkları fikirlerin tarihsel soy kütüğünün farkında olmaksızın, “eski teoriler deposunu” yağmalayarak tekerleği yeniden icat etmektedir.

Uluslararası İlişkiler alanında, bilgi birikimi inşa etmeye karşı belirgin bir isteksizlik göze çarpmaktadır; bunun yerine, belirli aralıklarla “evi temizleyip” her şeye yeniden başlamayı tercih ediyor gibiyiz. Bu anlayışa göre eski bilgi artık geçerli değildir; yeni olanın ise kaçınılmaz biçimde daha iyi olduğu varsayılır. Bu nedenle “büyük tartışmalar” düzenli aralıklarla yeniden sahneye çıkar; disiplini bir kez daha bahar temizliğine tabi tutarken, kalıcı hâle gelme riski taşıyan her şeyi geride bıraktığımızı ilan eden “yeni” çerçeveler ve teorilerle müjdelenir.

Bunun sonucu, sürekli bir (yeniden) icat etme ihtiyacıdır; bu süreç ise çoğu zaman daha önce açıklanmış olgulara, yalnızca yeni adlar ve giderek daha teknik bir jargon eşliğinde, sıradan ve tekrarlayıcı içgörüler kazandırmaktan öteye geçmez. Disiplindeki birçok araştırmacı için bu tür gelişmeler, daha derin bir kavrayış üretmekten ziyade, alan yazını bütünüyle görmezden gelme ya da en iyi ihtimalle ondan çok sınırlı ölçüde yararlanma eğilimiyle birlikte artan bir kafa karışıklığı yaratmıştır.

Yenilik peşinde koşmak, kavramları yeniden formüle etmek ve teorileri tekrar tekrar icat etmek; açıklama, analiz ve kuramsal bilgimizin derinleşmesi pahasına, başlı başına itibar gören akademik uğraşlar haline gelmiştir. Uluslararası ilişkiler literatürüne şöyle bir göz atmak bile, teori inşa etme çabalarının ne denli geçici heveslere dönüştüğünü görmek için yeterlidir. Yöntemsel açıdan geleneksel-klasik yaklaşımlardan davranışçılığa, oradan da günümüzün reflektivist yaklaşımlarına kadar her yolu denedik. Teorik düzeyde ise adeta devasa bir külliyat oluşturacak kadar çok teori icat edildi: İşlevselcilik, sistem teorisi, bağlantı siyaseti (linkage politics), bağımlılık teorisi, dünya sistemi teorisi, karmaşık karşılıklı bağımlılık, uzun döngüler teorisi, entegrasyon teorisi ve rejim teorisi bunlardan sadece birkaçıdır.

Şüphesiz, disiplinin kuruluşundan bu yana uzun bir yol kat ettik; ancak başka açılardan bakıldığında, sanki hiç yol almamış gibiyiz. Brown’ın da isabetle belirttiği gibi, her birimiz neredeyse her zaman yeniden başlangıç noktasına varıyoruz; tekerleği yeniden icat etmiyorsak bile, en azından bir daire çizerek dolaşıyoruz. Çalışmamıza nereden başlayıp nerede bitireceğimizi, disipliner sınırlarımızı nereye yerleştirip kuramsal dayanaklarımızı nereye asacağımızı bilme ihtiyacı, hiçbir zaman tatmin edici biçimde yanıtlanmış görünmemektedir.

Örneğin iktisat öğrencileri Adam Smith ve Ulusların Zenginliği ile; sosyoloji öğrencileri Max Weber, Émile Durkheim ve Karl Marx ile; siyaset felsefesi öğrencileri ise Platon’un Devleti ve Aristoteles ile işe başlayabilirler. Peki Uluslararası İlişkiler öğrencileri nereden başlamalı ve hangi kuramsal araçlarla yola çıkmalıdır? Uluslararası İlişkiler teorilerini mi, diplomasi tarihini mi, devletler arası rekabeti ya da işbirliğini mi, küresel siyasetin yapısını mı, karar alma süreçlerini ve dış politikayı mı, ticareti mi, rejimleri mi, uluslararası hukuku mu, stratejik çalışmaları mı, uluslararası örgütleri mi, uluslararası politik ekonomiyi mi, yoksa aktör olarak ulus-devleti mi incelemeliyiz?

Kısa ve en bariz yanıt şudur: Evet, bunların hepsini incelemeliyiz; ya da hayır, bireysel araştırmacılar olarak bunların hepsini incelememiz mümkün değildir. İşte teoriyle ilgili sorun tam da burada ortaya çıkar: Ne hakkında bir teori, kimin için, tam olarak ne yapmak üzere, nasıl ve neden? Ferguson ve Mansbach gibi ben de tekerleği yeniden icat etmiş, en baştan başlamış ve Brown’ın işaret ettiği gibi kendimi sıfırdan başlarken bulmuş durumdayım.

Belki de çalışmamızın sonu, bizi yeniden başlangıca —o temel ontolojik ve epistemolojik sorulara— geri götürmesinde yatmaktadır; zira bu sorular kendi üzerlerine katlanarak yeniden ortaya çıkar. Belki de bu, Sokratik dersin ta kendisidir. Son, başlangıçtadır: Ne yapmaya çalıştığımızı, neyi başarmak istediğimizi ve neyi umut ettiğimizi daha iyi açıklayabilen bir biçimde tekerleği yeniden tanımlamakta. Çünkü bunlar zorunlu olarak sürekli ve tekrarlayan hedefler değildir. Aksine, değişirler; fakat bu değişim esas olarak usule ilişkin düzeyde gerçekleşir. Sistemik düzeyde ise, Uluslararası İlişkiler dikkate değer bir süreklilik sergiler: yakın dönemde ulus-devlet bağlamında, tarihsel olarak ise çatışan epistemik topluluklar arasında güvenlik arayışı bağlamında. Teori, yöntem ve perspektifteki çeşitlilik, epistemik ilişkilerimizdeki bu görece sürekli tekrar ve yinelenme örüntülerinden değil; bağlama göre değişen ve bu ilişkileri daha iyi açıklama çabamızla şekillenen prosedürel-yöntemsel yaklaşımlardan kaynaklanır.

Dolayısıyla Uluslararası İlişkilerde teori, bu bağlam içinde anlaşılmalıdır; teorinin sürekli olarak yeniden icat edilmesi ise yalnızca “disiplinin kendi içindeki değişim ve tartışmaların” bir sonucu değil, aynı zamanda “sosyal bilimlerin diğer alanlarında ortaya çıkan yeni fikirlerin etkisinin” ve “gerçek dünyadaki gelişmelerin yarattığı etkinin” bir sonucudur.
Ne de olsa teori bir toplumsal inşadır; toplumsal baskılara, beklentilere ve arzulara açıktır ve ancak bu bağlamlar içinde kurulduğu ölçüde anlam kazanır. 
Bu durum, varlığı Birinci Dünya Savaşı’yla sarsılan bir toplumsal-siyasal bağlamdan doğmuş, İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarı karşısında alarm durumuna geçmiş ve Fred Halliday’in de belirttiği gibi, odağını “paradigmalar arası tartışmalar kadar” belirleyici biçimde şekillendiren Soğuk Savaş koşulları altında olgunlaşmış bir disiplin olan Uluslararası İlişkiler için yeterince açıktır.

Teorinin ne ölçüde gerçek ya da algılanan toplumsal ihtiyaçlar tarafından yönlendirildiğini ve bizlerin de bu ihtiyaçlardan doğan anlamlılık, teşhis, reçete, eylem ve çözüm taleplerine ne kadar duyarlı olduğumuzu zaman zaman unutuyoruz. Bunda yanlış bir şey yoktur. Kendi adıma teoriyi teori uğruna savunmuyorum. Zevk için okumak ya da metinlerarasılıktan haz almak bir uğraştır; fakat bir entelektüel hedef değildir ve bu tür ilgiler, bu sanatları besleyen beşerî bilimler içinde yerini bulur.

Uluslararası İlişkiler ise toplumsal bilimler içinde rastlantı sonucu yer almış değildir; zaman zaman ne kadar belirsiz ifade edilirse edilsin ya da biçimsel teori dili, rasyonel-aktör modelleri ve bilimsel–teknik jargonun arasında ne kadar gömülü kalırsa kalsın, bir toplumsal yetkiye (social charter) sahiptir. Nitekim bu toplumsal yetki —barışı arama, düzeni sürdürme, savaşı önleme ve topluluk inşa etme hedefleriyle tanımlanabilecek bir yetki— Uluslararası İlişkiler disiplinini tüm çeşitliliği içinde kurmaya başlayabileceğimiz zemini oluşturur.

Fred Halliday, uluslararası ilişkileri üç temel unsurdan oluşan bir yapı olarak kavramsallaştırır: “devletlerarası”, “ulusötesi” ve “sistemik”. Halliday’e göre bu üç unsur, “çok sayıda uzmanlaşmaya ve farklı kuramsal yaklaşıma imkân tanır.” Bu çerçeve içinde, disiplin içindeki çeşitli alt alanlar ya da uzmanlaşmalar bu kurucu unsurlardan her birine odaklanır: örneğin karar alma süreçleri ve dış politika uluslararası ilişkilerin devletlerarası boyutunu ele alırken; uluslararası örgütler sistemik boyuta, uluslararası politik ekonomi ise ulusötesi boyuta yoğunlaşır. Her ne kadar uzmanlaşmaları bakımından birbirlerinden ayrışsalar da, bu yaklaşımların tümü ortak bir disipliner çatı altında birleşir. Bu çatı, her ne kadar tam olarak netleştirilmemiş olsa da, akademik faaliyetlerimizin ardındaki motivasyonu şekillendiren toplumsal yetki (social charter) tarafından tanımlanan bileşik bir çerçevedir. Ancak çoğu zaman bu birliktelik pek görünür değildir; zira uzmanlaşmanın doğası, hepimizin içinde yer aldığı daha geniş meta-kuramsal projeyi gözlerden saklar. Nasıl ki tek bir ağaca aşırı odaklanmak ormanı görmeyi engelliyorsa, Uluslararası İlişkilerin tek bir dalına yoğunlaşmak da disiplinin bütününü görmeyi zorlaştırır.

Belki de Uluslararası İlişkilerdeki süreğen kriz hissinin kaynağı budur. Zaman zaman kendi uzmanlık alanımızdan başımızı kaldırdığımızda, yalnızca büyük bir karanlıkla karşılaşır ve bu geniş disipliner proje içinde tam olarak nerede durduğumuzu ve diğer uzmanlık alanlarıyla nasıl ilişkilendiğimizi sorgulamaya başlarız. Perspektivizm, parçalanma ve çoğulculuk yönündeki yakınmalar, bizleri dikkat çekmek için yarışan, birbirinden kopuk ilgi alanlarına sahip aktörler gibi gösterir; üstelik araştırma gündemlerimizi hızla sürdürürken bunların gerçekten bir bütün oluşturup oluşturmadığından da emin değilizdir. Bu koşullar altında disipliner evimiz, her biri kendi bakış açısına gömülmüş ve diğer odalarda neler olup bittiğinden habersiz yeni odalar ekledikçe, bölünmüş bir yapı görünümü kazanır. Oysa ileri sürülebilir ki, bu durum disiplinin kendisinden kaynaklanan bir krizden ziyade, disipliner evimizin sınırlarını, odalarını ve bu odalardan görünen manzaraları sistematik biçimde kodlayıp haritalandıramamamızın bir sonucudur.

Bizim disipliner yapımız durağan değil, dinamik bir mekândır. Sürekli yeni odalar ekler, bazılarını yıkar, yeniler, yeniden düzenler ve giderek artan bir hızla yeniden inşa ederiz. Bu evin mimari özellikleri sürekli değişirken, odaları birbirine bağlayan geçitler ve koridorlar çoğu zaman ya belirsiz bırakılır ya da varsayım olarak kabul edilip açıklanmaz. Nitekim disipliner yenilenmeler çoğu kez mimari bir plan doğrultusunda değil, kuramsal yeniliklerden ziyade ampirik gelişmelerin itmesiyle gerçekleşir. Uluslararası İlişkilerde teori çoğu zaman sonradan gelir: örneğin realizmi gözlemlemedik; bunun yerine savaş, anarşi ve güvensizlik olgularını deneyimledik ve bunları açıklamak için realist teoriyi geliştirdik. Benzer biçimde, uluslararası ilişkilerin bu üç kurucu unsuru ile bunların barındırdığı çeşitli uzmanlık alanları ve yaklaşımlar arasındaki ilişkileri anlamlandırmak, aralarındaki geçiş yollarını görünür kılmak ve her bir yaklaşımın daha geniş disipliner projeyle bağlantısını açığa çıkarmak için teorinin de bu yapının üzerine inşa edilmesi gerekir.

İşte Uluslararası İlişkilerde teorinin işlevi tam olarak budur: doğası gereği çok sayıda konu alanına dağılan ve dallanan bir inceleme nesnesi üzerine kavramsal bağlantılar dayatmanın bir aracı olmak. Bu bağlamda teorinin görevi, disiplinin toplumsal yetkisinin (social charter) kodifikasyon süreci olarak görülebilir. Bu, yalnızca uluslararası teorinin “olması gerekenlerini” değil, aynı zamanda “olanlarını” da analiz eden; böylece bu iki uğraşı—olgusal olan ile normatif olanı—uzlaştırmaya çalışan zahmetli bir meta-kuramsal projedir. Bu proje, uluslararası gerçekliklere ilişkin ampirik araştırmalar yürütürken, aynı zamanda bu gerçeklikleri daha iyi hâle getirmeyi amaçlayan normatif hedeflere katkıda bulunma arzusuyla kuşatılmıştır. Pratikte Halliday, bunun üç kurucu unsurun —“devletlerarası”, “ulusötesi” ve “sistemik” boyutların— kuramsallaştırılmasını gerektirdiğini öne sürer: bu unsurlar arasındaki ilişkilerin niteliğini, her birinin diğerleri üzerindeki karşılıklı etkilerini ve tarihsel değişimin, bu karşılıklı ilişkilerin dinamikleri üzerindeki sosyal, siyasal ve ekonomik sonuçlar bağlamındaki etkisini açıklamayı. Bu çerçevede teorinin işlevi yalnızca uluslararası tarihi açıklamak değil, aynı zamanda bu tarihin belirli yönlerinin tekrar edilmesinin taşıdığı tehlikelere karşı eğitici ve uyarıcı bir rol üstlenmektir.

Bu ikinci boyut, gelecekteki dünyamıza ilişkin etik değerlendirmeleri içeren normatif bir süreçtir; aynı zamanda bu geleceğin neden ve nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair argüman üretmeyi ve başkalarını ikna etmeyi de kapsar. Dolayısıyla teorinin işlevi iki yönlüdür:
(1) Uluslararası olguları yalnızca kendi başlarına değil, belirli bir bağlam içinde bilme, anlama ve açıklama arzusu;
(2) Zarara yol açan yönlerin önlenebileceği umuduyla, uluslararası ilişkilerin belirli boyutlarını şekillendirme, yönlendirme ve kontrol etme isteği.

Kimberly Hutchings, bu ikili niteliği şu şekilde ifade eder:

“Uluslararası ilişkiler, özellikle savaş dönemlerinde, araştırmacının inceleme nesnesiyle kurduğu ikili ilişkiyi—hem bilimsel gözlemci hem de ahlaki yargıç olma hâlini—en açık biçimde görünür kılan sosyal bilim alanlarından biridir. Sosyal bilimciler olarak nesnemizi anlamak ve açıklamakla yükümlüyüz; ahlaki varlıklar olarak ise onu yargılamak ya da değerlendirmek zorundayız.”

Belki de Uluslararası İlişkilerin incelenmesini ve kuramını muğlak kılan şey tam olarak budur; ya da Nicholas Rengger’in ifadesiyle, disiplinin “indirgenemez akışkanlığı ve bağlamsallığı—merkezinin her yerde, çevresinin ise hiçbir yerde olması” durumu. Gelecek dünyalara dair normatif tartışmalar ya da mevcut dünyalara yönelik eleştirel değerlendirmeler (uluslararası teorinin “olması gereken” boyutu) gibi doğası gereği belirsiz bir etkinliğe katı sınırlar dayatmak, açıkça uygunsuz bir tepkidir. Bu durum, bize konusunun kaldırmayacağı ölçüde kesinlik dayatılmaması gerektiğine dair Aristoteles’in uyarısını ihlal edenlerin “ciddi bir hata” yaptığını hatırlatır.

Uluslararası teorinin normatif, ahlaki ve eleştirel boyutlarının; idealizmin ve eleştirel düşüncenin koridorlarında serbestçe dolaşmasına, nasıl düşündüğümüz üzerine düşünmesine ve nasıl yazdığımız üzerine yazmasına mutlaka izin verilmelidir. Ancak bu, bu entelektüel girişimin amacından sapılması için bir davet değildir. Amaç, nasıl anladığımız üzerine eleştirel düşünmek ve bu anlayış yoluyla daha iyi dünyaların nasıl mümkün olabileceğini kavramaktır.

Normatif teorinin de bir çevresi, bir dış sınırı vardır; bu sınırın ötesinde ele alınan meseleler artık Uluslararası İlişkilerin ilgi alanına girmez. Bunu kabul etmek, postmodernistlerin iddia ettiği gibi belirli yaklaşımları “marjinalleştirmek” anlamına gelmez; aksine bazı sorunların disiplinimizin kapsama alanının dışına düşmeye başladığını teslim etmektir.

Sorun elbette, disiplinimizi nasıl merkezileştireceğimiz ve onun kapsam alanını (purview) nasıl belirleyeceğimiz meselesidir. Ancak bu da teorinin görevidir. Üstelik teori, disiplinimizin tanımının sürekli bir süreç olduğunu kabul etmek zorundadır; zira bağlamsal olarak bakıldığında, ele aldığı sorunlar ve meseleler tarihsel koşulluluğa bağlı olarak değişmektedir. Diğer sosyal bilimlerin aksine, Uluslararası İlişkilerin sınırları tematik ve entelektüel bakımdan geçirgendir. Kuşkusuz Uluslararası İlişkilerin üzerinde yükseldiği bir sistemik çerçeve vardır; ancak uluslararası politikanın toplumsal olarak inşa edilmiş doğası, teori tarafından hesaba katılması gereken çeşitlenme ve farklılaşmalara yol açar.

Bu durum, Uluslararası İlişkiler çalışmasında yapı ile tarih arasındaki süreklilik arz eden gerilim olarak bilinir ve “birey ile toplum ya da başka bir ifadeyle eylem ile yapı arasındaki refleksif ontolojik ilişkinin” anlaşılmasını son derece karmaşık hâle getirir. Bu temel ilke, toplumsal inşacılığı önceleyen postmodernistler ile yapıyı merkeze alan realistler arasındaki temel tartışma noktası olarak görülebilir. Daha somut biçimde ifade etmek gerekirse, buradaki anlaşmazlık teorinin temsili niteliği üzerinedir: Teori gerçekliği mi temsil eder, yoksa teori, temsil süreci içinde gerçekliği bizzat mı inşa eder?

Kişinin entelektüel eğilimine bağlı olarak, bilgiyi temellendirmek için uygun kuramsal aksiyom olarak ya ontoloji ya da epistemoloji tercih edilir. Bugüne kadar bu iki yaklaşım arasındaki uçurumu hiçbir “ekol” başarıyla kapatabilmiş değildir. Postmodernistler büyük ölçüde yapıyı ihmal eder; faillerin özgür iradelerini bir dizi metinlerarası ilişkiler ağı içinde kurulu olarak görürler. Onlara göre açıklama ve anlama zemini, ontolojik olgular dünyasına başvuran bir teoride değil; yorumlama, algılama ve fikirlerin, sözcüklerin ve anlamların yeniden bir araya getirilmesiyle oluşan epistemolojik anlatılarda ve tarihsel büyük yorumlayıcı inşalarda yatar.

Realistler ise buna karşılık yapısal yorumları tercih etme eğilimindedir; kimi zaman tarihsel değişim bağlamında failin önemini göz ardı ederler ve ontolojinin epistemolojiden önce geldiğini savunurlar. Roger Spegele’nin belirttiği gibi:

“Uluslararası ilişkilerin ne olduğu konusunda bir tür uzlaşıya varmayı hedefleyen söylemsel bir tartışma yürütülmedikçe, ideal olarak nasıl incelenmesi gerektiğine dair anlamlı metodolojik önerilere ulaşmamız mümkün olmayacaktır.”

Bu nedenle disiplin içindeki entelektüel araştırmanın düğüm noktaları iki temel pozisyondan ayrışma eğilimi gösterir: postmodernistler için epistemolojik inceleme, realistler için ise ontolojik açıklama. Özellikle ikincisi, disiplin içindeki kuramsallaştırma üzerinde önemli bir etki yaratmış; postmodernistlerin savunduğu biçimiyle teoriyi epistemoloji olarak görmek yerine, ontolojiyi bizzat teori olarak ele alma eğilimini güçlendirmiştir. Örneğin Martin Wight, Uluslararası İlişkilerin incelenmesi ile normatif teorinin birbirini dışlayan alanlar olduğunu düşünmüştür. Ona göre Uluslararası İlişkiler teorik bir alan değildir; zira insanın güç ve hayatta kalma gibi temel içgüdüleriyle ilgilenir. Güç, devlet sanatı ve diplomasi yalnızca gözlemlenmeli, betimlenmeli ve kayda geçirilmelidir. Teorik değerlendirmelerin Uluslararası İlişkiler çalışmasına girebileceği tek alan ise, uygun analiz birimleri ve düzeyleri üzerine yürütülen ontolojik tartışmalarla sınırlı olmalıdır.

Uluslararası İlişkilerdeki teorik tartışmaların büyük bir bölümü, bu nedenle, neyi incelediğimiz ya da incelememiz gerektiğinin açıklığa kavuşturulması etrafında şekillenmiştir. Açıklamadan önce betimleme gelmiştir. Teorik söylemi büyük ölçüde ontolojik tartışmalar oluşturmuş; bu durum, epistemolojik meselelerin ya da bilginin sosyolojisine ilişkin soruların çoğu zaman dışarıda bırakılmasına yol açmıştır. Uluslararası siyasetin kendine özgü alanını, pratiklerini ve bu alan içinde işleyen varlıkları tanımlamak, teorinin temel görevi olarak görülmüştür.

Örneğin realizm, uluslararası siyaseti anarşik bir sistem içinde egemen birimler arasındaki güç ilişkilerinin etkileşimi olarak kavrayan bir doktrin olarak, ontolojik betimlemeyi teorinin ilk ve asli adımı sayar: Önce betimlenemeyen bir şeyin açıklanması mümkün değildir. David Dessler’in de savunduğu üzere, ontoloji açıklamadan önce gelir ve bir teorinin “açıklayıcı gücünün temelini” oluşturur. Ontoloji, “açıklayıcı bir söylemin somut göndergelerini” tanımlar; başka bir deyişle, teorinin varsaydığı ve açıklamalarında başvurduğu gerçek-dünya yapılarından (şeyler, varlıklar) ve süreçlerden oluşur.

Ancak realistler için ontoloji yalnızca betimleyici değildir. Aynı zamanda, “belirli türden varlıklar” ile bunlar arasındaki “ilişkiler ya da bağlantılar” arasında kurduğu nedensellik süreçleri sayesinde açıklayıcı bir çekiciliğe de sahiptir. Bu nedenle realistler açısından uluslararası siyasetin ontolojik betimi hem bir araç hem de bir amaçtır: Devletin-aktör-olarak gözlemlenmesi, anarşinin ve güç arayışının yapılaşmış olgular olarak tanımlanması ve egemenlik varsayımı ile çıkar çatışmaları temelinde devletler arasındaki ilişkilerin betimlenmesi; savaşın nedenlerini, diplomasinin amaçlarını ve güvenlik ihtiyacını açıklamayı mümkün kılar.

Kenneth Waltz’un da ifade ettiği gibi teoriler, ilişkilerin neden ve nasıl ortaya çıktığını gösterir:

“Teori, sınırları belirlenmiş bir faaliyet alanının zihinsel olarak oluşturulmuş bir tasviridir. Bir teori, bir alanın örgütlenişini ve onu oluşturan parçalar arasındaki bağlantıları betimler.”

Bu bağlamda, Uluslararası İlişkiler disiplininde ontolojik yaklaşımın en önemli ve doruk noktası, kuşkusuz, Waltz’un Uluslararası Politika Teorisi adlı eseridir.

Ontolojiye dayalı teori biçimleriyle ilgili elbette sorunlar vardır. Postmodernistler bu teori anlayışını doğal olarak reddederler ve bunda bütünüyle haksız da değildirler. Realizm eleştiriden muaf değildir; yapısal realizm ise hiç değildir. Ancak aynı şey postmodernizm için de geçerlidir. Ne var ki mesele bu değildir. Burada amacım realizmi postmodernizme karşı savunmak ya da postmodernizmi Uluslararası İlişkiler alanının bütünüyle dışına itmek değildir. Aksine, daha saldırgan biçimleriyle teorinin yapısökümünü ve hatta ortadan kaldırılmasını hedefleyen postmodernizme karşı, teori kurumunun kendisini savunmaya çalışıyorum. Aynı zamanda, yalnızca epistemolojik tartışmalarla yetinmek isteyenlere karşı, teorinin ontolojik boyutunu savunuyorum.

Uluslararası İlişkilerde teoriden söz edebilmek için, ontolojik betimleme ilk adım olmak zorundadır. Uluslararası siyasetin alanı önceden tanımlanmadan, bu alan içinde işleyen varlıklar ve süreçler belirlenmeden teorik çaba bütünüyle anlamsız hale gelir. Aksi takdirde disiplin, Uluslararası İlişkiler olmaktan çıkarak felsefeye dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır; böylece, anlamaya çalıştığımız toplumsal dünyayla bağını koparmış, sonsuz bir metafizik düşünüm içine hapsolur.

Elbette bu durum, geçmişte yapılan hataları mazur göstermez. Disiplin içinde pozitivizmin baskınlığı nedeniyle Uluslararası İlişkiler uzun süre epistemolojik sorgulamadan yoksun bir ontolojik betimlemeye yönelmiştir. Thomas Biersteker’in özellikle vurguladığı üzere, alandaki araştırmacılar çoğu zaman kendi çalışmalarının epistemolojik temellerini sorgulama gereği duymamışlardır. Ancak Biersteker’in de hatırlattığı gibi, teori geliştirmek ve bilgi üretmek, hem ontolojik betimlemenin hem de epistemolojik açıklamanın dikkatli ve dengeli biçimde kullanılmasını gerektirir. Bunlar teorik söylemin birbirini dışlayan boyutları değil, bizzat söylemin inşası için zorunlu olan temel unsurlardır.

Bu boyutlardan birine diğerinin pahasına aşırı ağırlık verilmesi, William Kreml ve Charles Kegley’e göre, Uluslararası İlişkiler araştırmalarının bugün hâlâ temel meselelerde uzlaşmaya varamamasının başlıca nedenidir. Bu meseleler şunlardır:
(1) Hangi temel soruların sorulması gerektiği,
(2) Temel analiz birimlerinin ne olduğu (örneğin devletler mi yoksa devlet dışı aktörler mi),
(3) Farklı soruların hangi analiz düzeylerinde ele alınması gerektiği,
(4) Hipotezlerin hangi yöntemlerle sınanacağı ve temelsiz çıkarımların nasıl önleneceği,
(5) Kuramsal ilerlemenin hangi ölçütlerle değerlendirileceği ve
(6) Uluslararası barışa, refaha ve adalete götürecek bilgiyi üretmek için araştırmanın nasıl örgütlenmesi gerektiği.

Açıkça görüldüğü üzere, bu sorunların tamamı hem ontolojik hem de epistemolojik boyutlar içermektedir. Bu da bize Uluslararası İlişkilerde teoriye giden yolun uzun ve zahmetli olduğunu; yalnızca ne bildiğimizi değil, bildiklerimizi nasıl bildiğimizi de sorgulamayı gerektirdiğini hatırlatmaktadır.

Bu metin Chat-GPT ile çevrilmiştir.

Darryl S. L. Jarvis (2000)



29 Aralık 2025 Pazartesi

Uluslararası İlişkilerin Kurucu İsimleri - 100 yaşında!

 Kenneth Waltz (1924 -2013) - 100 yaşında!

https://x.com/rasulalmammadov/status/1857489229489516635

https://x.com/rasulalmammadov/status/1787030661053690140

https://x.com/rasulalmammadov/status/1807413374910611573








Ernst Haas (1924-2003) - 100 yaşında!

Uluslararası İlişkiler disiplininin kurucu isimlerinden, inşacılığın kurucu babalarından biri olan Haas, 'güç dengesi teorisi, Avrupa entegrasyonu, uluslararası rejimler, küresel yönetişim, milliyetçilik, BM ve bilimsel bilgi, bilim insanları ve dünya düzeni arasındaki etkileşim konusundaki anlayışımıza katkıda bulunmuştur'.

Google Scholar'da 105.000'den fazla atıfı olan Haas, 20'den fazla kitap ve 56 makale yayımlamıştır.

Yetiştirdiği öğrenciler; John Ruggie, Emanuel Adler, Susan Sell, Ben Schiff, and Jack Donnelly ve . (Ayrıca Robert Keoane ve Peter Katzenstein da kendisinden etkilenmiştir.) 

Karşılaştırmalı siyaset alanından ise; Philippe Schmitter, David Latin, Ian Lustick, Rudy Sill, and Beverly Crawford. Karşılaştırmalı siyaset alanından ise; Philippe Schmitter, David Latin, Ian Lustick, Rudy Sill, and Beverly Crawford.

The European Journal of Public Policy dergisi onun katkılarıyla önem kazanmıştır.

Detaylı okumak için bkz.

 https://x.com/rasulalmammadov/status/1872952532307263700

 

Susan Strange (9 June 1923 – 25 October 1998) - 100!

https://x.com/rasulalmammadov/status/1874013668297388134

 


      Robert W. Cox (1926 - 2018) - 100 yaşında!




    J. Ann Tickner (1937 - ) 90 yaşında!                                
  

         Cynthia Enloe  (1938 - ) 88 yaşında!


                             Fred Halliday (1946 - 2010) 80!




Peter J. Katzenstein (1945 - ) 80!
Katzenstein, Uluslararası İlişkiler disiplininde köprü kurucu (bridge-builder) isimlerin başında gelmektedir. 1970’lerin ortasından itibaren en üretken akademisyenlerden biri olmuş ve entelektüel yörüngesi, karşılaştırmalı siyasetten uluslararası ilişkilere, politik ekonomiden inşacılığa kadar farklı çalışma alanlarının bütüncül bir şekilde anlaşılmasına öncülük etmiştir. Benjamin Cohen, onu Uluslararası Politik Ekonomi alanındaki en etkili yedi isimden biri olarak tanımlamıştır. 2008 yılında 2700 akademisyen arasında yapılan TRIP anketinde katılımcıların %40’ı, rasyonalizm-inşacılık ayrımı yerine bir senteze ulaşılması gerektiğini ifade etmiş ve son yılların en etkili 20 ismi arasında Katzenstein, 9. sıradan listeye girmiştir.  

50 yılı aşkın akademik yaşamında 48 kitabın yazarlığını ve editörlüğünü yapmış, ayrıca sayısız makale yayımlamıştır. 1982-2022 yılları arasında Cornell Üniversitesi’nin Politik Ekonomi dizisinin editörlüğünü üstlenerek 5,7 milyon doları bulan ve 373 binden fazla satış yapan 148 kitabın yayımlanmasını sağlamıştır. Aralarında Joseph Grieco ve David Lake’in de bulunduğu 65’ten fazla öğrenciye tez danışmanlığı yapmış ve bir o kadar öğrencinin de tez komitesinde yer almıştır. Ayrıca 2020 yılında Johan Skytte Ödülü’nü kazanmıştır.



    Friedrich Kratochwil (1944 -) 
    80 yaşında!





 

 






      Barry Buzan (1946- ) 80 yaşında!                   Michael E. Cox (1947 -) 80 yaşında!


     John J. Mearsheimer (1947 - )  
     80 yaşında!                                                  Stephen M. Walt (1955 - ) 70 yaşında!
 



Chris Brown (1945 - ) 80 yaşında! 

David A. Lake (1956 -) 70 yaşında          


 Emanuel Adler (1947 -) 80 yaşında


27 Aralık 2025 Cumartesi

Review of International Studies Dergisi – 50. Yılında En Çok Atıf Alan Çalışmalar

RIS dergisi 2024 yılında 50 yılını kutladı ve Twitter'da 2024 yılı boyunca her hafta ilgili yılın en çok atıf alan çalışmalarını paylaştı. Bu liste derginin Uluslararası İlişkiler'deki dönemsel tartışmaları nasıl yakaladığını görmek adına önemli. 

 

1975'ten beri RIS dergisinde her yılın en çok atıf alan 50 çalışması:

1975: “E.H. Carr and international relations” by Graham Evans.

1976: “Martin Wight and the theory of international relations: The Second Martin Wight Memorial Lecture” by Hedley Bull

1977: “The development of international environmental law” by Patricia Birnie.

1978: “Conceptual thinking about the individual in international law” by Rosalyn Higgins.

1979: “Thomas Hobbes and the external relations of states” by Murray Forsyth.

1980: “Elite opinion and defence policy: air power advocacy and British rearmament during the 1930s” by Uri Bialer.

1981: “The English school of international relations: a case for closure” by Roy E. Jones.

1982: “The Marshall Plan, Britain and the cold war ” by William C. Cromwell.

1983: “The Hegelian state and International polities” by Andrew Vincent.

1984: “Sovereignty: ground rule or gibberish? ” by Alan James.

1985: “E. H. Carr and political realism: vision and revision” by William T. R. Fox.

1986: "Theories of foreign policy: an historical overview" by Steve Smith.

1987: "Mediating estrangement: A theory for diplomacy " by James Der Derian

1988: "Hegemony and strategic culture: American power projection and alliance defence politics" by Bradley S. Klein.

1989: "Hegemonic stability theory: an empirical assessment" by Michael C. Webb & Stephen D. Krasner.

1990: "Western Europe's presence in the contemporary international arena" by David Allen & Michael Smith.

1991: "Security and emancipation" by Ken Booth.

1992: " Multilateralism and world order" by Robert W. Cox.

1994: "The embarrassment of changes: neo-realism as the science of Realpolitik without politics" by Friedrich Kratochwil.

1995: "Explaining the resurgence of regionalism in world politics" by Andrew Hurrell

1996: "Identity and security: Buzan and the Copenhagen school" by Bill Mcsweeney

1997: "The concept of security" by David A. Baldwin

1998: "The myth of the ‘First Great Debate’" by Peter Wilson

1999: "Civil society at the turn of the millennium: prospects for an alternative world order" by Robert W. Cox

2000: "Integrating theories of international regimes" by Andreas Hasenclever, Peter Mayer, & Volker Rittberger.

2001: "Human rights and the social construction of sovereignty" by Christian Reus-Smit.

2002: "International peacebuilding and the ‘mission civilisatrice’" by Roland Paris

2003: "Cosmopolitanism and global citizenship" by Bhikhu Parekh

2004: "The state as person in international theory " by Alexander Wendt.

2005: "Ontological security and the power of self-identity: British neutrality and the American Civil War" by Brent Steele.

2006: "The postcolonial moment in security studies" by Tarak Barkawi and Mark Laffey.

2007: "Is critical theory always for the White West and for Western imperialism? Beyond Westphilian towards a post-racist critical IR" by John Hobson.

2008: "Fear no more: emotions and world politics" by Emma Hutchison and Roland Blieker.

2009: "The resurgence of the ‘Region’ and ‘Regional Identity’: theoretical perspectives and empirical observations on regional dynamics in Europe" by Anssi Paasi .

2010 :"Saving liberal peacebuilding" by Roland Paris.

2011: "Gendered practices of counterinsurgency" by Laleh Khalili

2014: "Between dominance and decline: status anxiety and great power rivalry " by Tudor Onea.

2015: "Governing the world at a distance: the practice of global benchmarking" by Joel Quirk & André Broome.

2016: "Norm antipreneurs and theorising resistance to normative change" by Alan Bloomfield.

2017: "Contestation ‘all the way down’? The grammar of contestation in norm research" by  Holger Niemann & Henrik Schillinger.

2018: "Moral authority and status in International Relations: Good states and the social dimension of status seeking" by William C. Wohlforth, Benjamin de Carvalho, Halvard Leira & Iver B. Neumann.

2019: "Feminist everyday political economy: Space, time, and violence" by Juanita Elias & Shirin M. Rai.

2020: "Images, emotions, and international politics: the death of Alan Kurdi" by Rebecca Adler-Nissen, Katrine Emilie Andersen & Lene Hansen

2021: "Military responses to COVID-19, emerging trends in global civil-military engagements" by Fawzia Gibson-Fall.

2022: "Relational revolution and relationality in IR: New conversations" by Milja Kurki.

2023: "Machine learning political orders" by Louise Amoore.

 

Daha fazlası için bkz.

https://www.cambridge.org/core/journals/review-of-international-studies/all-issues



 


26 Aralık 2025 Cuma

Profesör Van Doren Meselesi Üzerine - Hans Morgenthau (1959)

50 milyon insanın dinlediği yarışma programında 14 hafta boyunca soruları kendisine verilen bir profesörün suçu ortaya çıktıktan sonra kamuoyundakı tartışmalara yönelik Morgenthau'nun yayımladığı yazı.


Bir örnek: “Twenty-One” adlı bilgi yarışmasında (Van Doren) şu gibi soruları yanıtlıyordu: “Karadeniz, iki boğaz ve daha küçük bir deniz aracılığıyla Ege Denizi ile bağlantılıdır. (1) İki boğazın, (2) daha küçük denizin ve (3) Karadeniz’e kıyısı olan dört ülkenin adını söyleyin.” Tereddüt ederek, yüzünü buruşturarak, dudağını ısırarak, ses geçirmez cam kabinde kulaklıklarını düzelterek, alnındaki teri silerek, Bay Van Doren, görünüşte çok zorlu bir zihinsel mücadelenin ardından şu cevabı verdi: “Boğaziçi ve Çanakkale Boğazı. Marmara Denizi. Rusya, Türkiye, Romanya ve ... Bulgaristan.”

Gazete Başlığı: ''Bir başka profesöre göre, birçok Amerikalının bir profesörün hakikatten sapmasını mazur görme eğilimi, merhameti değil, toplumumuzun ahlaki körlüğünü açığa vuruyor.''

''Charles Van Doren vakasının olguları kayıtlara geçmiştir. Bu olgulardan daha önemli olan, ulusun onlara verdiği tepkidir. Bu tepki en ciddi kaygıyı doğurmakta ve en dikkatli çözümlemeyi hak etmektedir. Van Doren olayı, Amerika tarihinde iki anlamda büyük bir olaydır. Daha önce de bilinen, fakat belki hiçbir zaman bu denli çarpıcı biçimde açığa vurulmamış olan bazı Amerikan toplumu özelliklerini görünür kılmakta ve Amerikan toplumunun tam kalbine uzanan bir ahlaki sorunu gündeme getirmektedir. Amerika’nın Van Doren hakkında söylediklerinde, Amerika’nın kendi ahlaki dokusu açığa çıkmaktadır. Van Doren’ı yargılayarak Amerika, aslında kendisi hakkında hüküm vermektedir.

Bu, Tweed, Teapot Dome ya da Insull skandalları gibi bir siyasal ya da ticari yolsuzluk vakası değildir. Siyasal ve ticari alanlarda parasal yolsuzluk beklenmelidir. Zira bu alanların nihai değeri iktidardır ve servet iktidarın bir kaynağı olduğundan, parasal yolsuzluk olasılığı — belirli bir tarihsel dönemde fiili yolsuzluğun yaygınlığı az ya da çok olsun — bu alanların yapısına içkindir. Pek çok siyasetçi ve iş insanı yozlaşmıştır, bazıları ise yozlaşmazdır; fakat mesleklerinin doğası gereği hepsi yolsuzlukla iç içedir, ona dokunmasalar bile onunla karşılaşırlar. Siyasal ve ticari yolsuzluğa verilen kamusal tepki, yolsuzluğun kendisi kadar öngörülebilirdir. Bu olgunun aşinalığı, özellikle de birçok seyircinin erdemini yalnızca günaha girme fırsatı bulamadığı için koruduğu düşünüldüğünde, kayıtsızlığı besler. Kamuoyu ancak rezaletin büyüklüğü alışılmış sınırları aştığında öfkeye kapılır; yolsuzluk uygulamaları, örtük rüşvet gibi bazı suçlara kayıtsız kalan ama açık şantaj gibi diğerlerini mahkûm eden siyasal ve ticari törelere aykırı düştüğünde ya da karşı partiden veya rakip kesimden tanınmış bir figür suçüstü yakalandığında tepki yükselir. Siyasal ve ticari yolsuzluğun gündeme getirdiği ahlaki sorun, insanın yanılabilirliği sorunundan ibarettir. Umabileceğimiz ve çabalayabileceğimiz en iyi şey, bunun tezahürlerini sınırlamak ve yol açtığı kötülüğü hafifletmektir.

Van Doren vakası ise farklı ve çok daha derin bir sorun ortaya koymaktadır. Bu vaka, nihai değeri ne iktidar ne de servet olan, hakikatin esas değer olduğu bir alanda ortaya çıkmıştır. Profesör, hayatını “öğretmeye” (profess) adamış bir kişidir ve öğretmeye taahhüt ettiği şey ise, kendi gözüyle gördüğü gerçeklerdir. Bir profesörün yalan söylemesi, profesörlük mesleğinin özünü inkar eden ahlaki bir kusurdur Yalan söyleyen bir profesör, kamusal iyiyi özel çıkara feda eden bir siyasetçiye ya da hile yapan bir iş insanına benzemez. O, daha ziyade, iyileştirmeye yeminli olduğu hâlde sakat bırakan ve öldüren bir hekime benzer. O, uyması gereken ahlaki kuralı yalnızca yozlaştıran biri değil, onu ortadan kaldıran kişidir.

Amerikan toplumunun tepkisi, işte bu eylemin doğası göz önünde bulundurularak yargılanmalıdır. Sorunla doğrudan yüzleşilmelidir. Şüpheci bir çekingenlikle ellerini yıkayan bir Pontius Pilatus’a burada yer yoktur. İşte bu nedenle, kamuoyunun kayda değer bir kesiminin tepkileri en büyük kaygıyı doğurmaktadır. Temsilciler Meclisi’ndeki dokuz üyenin tanıklığı dinlemesinin ardından, beşi Van Doren’a övgü dolu sözlerle hitap etmiş, onu “takdir etmiş”, “övmüş” ve kendisine “şükranlarını” sunmuştur. İki Kongre üyesi, Columbia Üniversitesi ve National Broadcasting Company’deki görevlerinden alınmaması umudunu dile getirmiş; komite başkanı ise onun için “büyük bir gelecek” öngören bir nutuk atmıştır. Komite üyelerinden yalnızca biri meslektaşlarının övgülerine açıkça karşı çıkmıştır. Ancak o bile, meselenin gerçek özünü — bilim insanının hakikate yönelik özel yükümlülüğünü — kavramış görünmemektedir.

Basında aktarıldığı kadarıyla Van Doren’ın öğrencilerinin çoğunun yorumları da farklı değildir. Biri ona “bir insan olarak güven duyduğunu” söylemiş ve onu “iyi bir beyefendi” olarak nitelemiştir; bir başkası “yaptığının yanlış olmadığını” düşünmüş; üçüncüsü ise istifasının kabul edilmesini “çok haksız” bulmuştur. Altı yüz elli öğrencinin imzasını taşıyan bir dilekçe, yeniden işe alınmasını talep etmiştir. Tepkileri kayda geçen öğrencilerden hiçbiri, bu vakanın gündeme getirdiği ahlaki soruna dair en küçük bir sezgi bile göstermemiştir. Birçok başyazı ve okur mektubu için de aynı durum geçerlidir.

Peki, sıklıkla kınanması gerekeni öven ve en iyi ihtimalle gerçek soruna kayıtsız kalan bu ahlaki yargı sapması nasıl açıklanabilir? Kongre’nin tepkisinin açıklaması basittir. Van Doren’ı onaylayan beş Kongre üyesi, siyasal davranışın genel ölçütlerini akademik alana uygulamıştır. Van Doren vakasını, itiraf edip yeniden nispeten dürüst siyasetçilerin saflarına dönen bir suçlunun hoşgörüyle, anlayışla, hatta onayla karşılanabileceği, sıradan bir siyasal yolsuzluk örneği gibi görmüşlerdir. Ne var ki siyasetçilerin bu kayıtsızlığı, Amerikan demokrasisinin adeta dokusuna işlenmiş olan daha derin bir soruna, ahlaki bir ikileme işaret etmektedir.

Bu, nesnel davranış ölçütleri ile çoğunluk yönetimi arasındaki ikilem; zaman ve mekândan bağımsız olarak doğru olan ölçütlere düşünce ve eylemde uyum ile belirli bir toplumda, belirli bir zamanda geçerli olan ölçütlere uyarlanma arasındaki gerilimdir. Amerika, insanların yaratmadığı, fakat şeylerin doğasında bulduğu bazı apaçık doğruların tanınması üzerine kurulmuştur. Ne var ki Amerikan toplumu ve daha da özel olarak Amerikan demokrasisi, giderek, o anın seçkinleri ya da çoğunluğu tarafından kabul ediliyor gibi görünen değerlere uyum sağlayarak yaşamıştır. Yargıç Holmes’un meşhur sözü — “yasalar konusunda, kalabalığın ne istediği dışında pratik bir ölçütüm yoktur” — bu çözümlemenin klasik ifadesidir. Aynı tutum, bir Kongre üyesinin Columbia Üniversitesi’nin “aceleci davranmaması”, Van Doren’ın açıklamasına yönelik kamuoyunun tepkisini görmek istemesi yönündeki temennisinde de dile getirilmiştir.

Burada, uygar bir toplumun ahlaki omurgasını oluşturan nesnel ölçütler çözülmektedir. Bir insanın ne yapması ya da yapmaması gerektiği artık, yıldızlar kadar değişmez nesnel yasalara göre değil, en son kamuoyu yoklamasının sonuçlarına göre belirlenir hâle gelmektedir. Geçici olarak kamuoyuyla aynı hizadan çıkmış olduğu için başı derde giren birinin, yeniden sıraya girebilmesi için yapması gereken tek şey, duruma göre yavaşlamak ya da hızlanmaktır; böylece hem kendisiyle hem de dünyayla her şey yeniden yoluna girecektir. Ahlaki yargı bu şekilde günlük bir plebisit meselesine dönüşür; ahlaken iyi olan şey, kalabalığın istediği ve hoşgördüğü şeyle özdeş hâle gelir.

Öğrencilerin ahlaki okuryazarsızlığı ise daha zor açıklanmaktadır. İnsan, öğrencilerin — toplumun talepleri tarafından henüz inançlarını uzlaşmaya zorlanmamışken — hakikati keşfetme ve ona tanıklık etme gibi soylu bir uğraşın çırakları olduklarını düşünmek ister. Onların, yalan söyleyen bir profesöre, ilahiyat öğrencisinin Tanrı’ya küfreden bir rahibe baktığı gibi bakmaları gerekir. Peki, üstün zekâya ve terbiyeye sahip olduğu varsayılan, hakikat meselesine özellikle duyarlı olması beklenen genç bir insan, bu ahlaki mesele karşısında nasıl bu denli bütünüyle duyarsız olabilir? Bu gençler, ahlaki bir duyuyla, tıpkı görme duyusuyla doğdukları gibi doğmuşlardır. Onları — en azından öğrencilikleri sırasında — yaşamaları gereken ahlaki ölçütlere karşı kim körleştirmiştir?

Yanıt, Van Doren’ın kendisini de üreten aynı alanda aranmalıdır: akademik dünya. Van Doren ile öğrencileri arasındaki dayanışmanın derin bir anlamı vardır. Kamuoyu sorumluluğu televizyona, reklama, iş dünyasına ya da öğretmenlerin düşük maaşlarına yüklemişken, hem öğretmeni hem de öğrencileri eğiten akademik sisteme işaret eden neredeyse hiç kimse olmamıştır.

Hakikatin keşfine ve aktarılmasına adanmış bir yükseköğretim sistemi, onu yaratmış, sürdürmüş ve kullanan toplumdan ayrı bir şey değildir. Akademik dünya, toplumda egemen olan değerlere ortak olur ve onlara uyma yönündeki toplumsal baskılara maruz kalır. Hakikatin ne olduğu konusundaki anlayışı bile, Amerikan toplumunda egemen olan görecilik anlayışının izlerini taşır; bu tür bir hakikati öğreterek de Amerikan zihni üzerindeki egemenliğini pekiştirir. Bununla birlikte, bu tür bir hakikate bağlılık bile, toplumun değerleri ve talepleriyle çatışmaya mahkûmdur. Toplum içindeki uyum baskısı ne kadar güçlüyse ve akademisyenin zenginlik ve iktidar gibi değerlere bağlılığı ne kadar kuvvetliyse, ahlaki hakikat bağlılığını toplumsal avantaj uğruna feda etme yönündeki ayartı da o kadar güçlü olur.

Bu çelişkili bağlılıklar arasındaki gerilim genellikle bir uzlaşmayla sonuçlanır. Bir yandan, akademisyenin hakikate bağlılığı toplumsal olarak kabul edilebilir sınırlar içinde tutulur; örneğin toplumun tabuları araştırmanın dışında bırakılır. Öte yandan, toplumsal hırslar, ihtiyatla tanımlanmış bir hakikat arayışına ciddi biçimde müdahale etmekten alıkonur. Hakikat bu şekilde sınırlandırıldıkça, ona yönelik arayış kendi asli amacından sapar ve böylece yozlaşır.

Akademik yelpazenin uç noktalarında iki küçük grup bulunur. Bunlardan biri, toplumun duymak istediğini söyleyerek hakikati tahrip edenlerdir. Diğeri ise, toplumun duymak istemediğini söyleyerek toplumu tahrip edenlerdir. Çağdaş Amerika, ilk gruba katılmak için — yani hakikati yalnızca yozlaştırmakla kalmayıp ona ihanet etmek için — muazzam ayartılar sunmaktadır. Bu süreçte akademik dünya, giderek iş ve siyaset dünyasının bir kopyasına dönüşme eğilimi gösterir. Devletin, iş dünyasının ve vakıfların sunduğu zenginlik ve iktidar ayartılarına karşı, akademisyenin elinde, kendisi için de toplum için de artık kuşkulu bir şey hâline gelmiş olan hakikate adanmış onurundan başka koyabileceği bir şey yoktur. Yozlaşmadan ihanete geçiş, ahlaki açıdan büyük, fakat uygulama bakımından küçük bir adımdır.

Peki, devlet, iş dünyası ya da bir vakıftan — ki bu neredeyse standart bir uygulama hâline gelmiştir — yanıltıcı gerekçelerle 129.000 dolar almak ile aynı miktarı bir televizyon sponsorundan yanıltıcı gerekçelerle almak arasında ne fark vardır? Fark, ahlaki bakımdan değil, yalnızca teknik bakımdan vardır. Van Doren ve öğrencileri, akademik nezaketler korunduğu sürece, zenginlik ve iktidar uğruna hakikate ihanet edilmesini mazur gören bir dünyada biçimlenmişlerdir.

Van Doren’ın dünyasında Amerikan toplumu, kendi dünyasını — iş ve siyaset dünyasını, zenginlik ve iktidar dünyasını — seyreder. Toplum, onu mahkûm edemez; çünkü onu mahkûm etmek, kendisini mahkûm etmek anlamına gelir. Bunu yapmaya istekli olmadığı için de, ilkini yapamaz. Bunun yerine, eylemi mazur görme kusurunu, fail için duyulan merhamet ve hayırseverlik erdemleriyle karıştırarak onu aklamaya yönelir. Ne var ki, Van Doren’ı mahkûm etmeyi reddederek, kendisini mahkûm eder. Çünkü bu tutum, uygar toplumun sonunun başlangıcına işaret eden bir ahlaki körlüğü itiraf etmek anlamına gelir.''


Bu yazı Chat-GPT ile çevrilmiştir. 

1. Reaction to the Van Doren Reaction; The willingness of many Americans to condone a professor's lapse from truth, another professor says, reveals not compassion but our society's moral obtuseness. - Hans Morgenthau

2. A Tale of Two Frauds - Justus Reid Weiner  

3. Charles Van Doren, a Quiz Show Whiz Who Wasn’t, Dies at 93 

4. Bir okuma için bkz. "Çürümenin" Sosyolojisi - İbrahim Berkkan Karataş


20 Aralık 2025 Cumartesi

Analiz üzerine Atasözleri ve Deyimler

Akıl akıldan üstündür ama bir analizin diğer analizden bir üstünlüğü yoktur.

Analiz kimde ise Süleyman odur.

Analizciye malum olur.

Analizle kalkan zararla oturur.

Analizle peynir gemisi yürümez.

Bin ölçüp bir biçmeli ya da bir ölçüp bin analiz yapmalı.

Çıkmadık analizden umut kesilmez.

Dağ dumansız analizci hatasız olmaz.

Düz oturup eğri analiz yapmalı.

Eski analiz düşman olmaz, yenisinden vefa gelmez.

Görünen köy teori istemez, bir analiz yeter.

Grok çıktı, mertlik (analiz) öldü.

Her işin başı analiz.

İki karpuz bir koltuğa sığmaz ama her konuda analiz bir zihne sığar.

Kimse yoğurdum ekşi demez, yine kimse de analizim hatalı demez.

Papaz her gün pilav yemez, ama analiz yapmakdan da geri durmaz.

Tatli analiz teorisyeni yerinden çıkarır.

 

..................................

Ben karşının analizcisiyim.

Hatasız analizci olmaz, hatamla sev beni.

Maşallah dediğim analiz üç gün yaşamıyor.

Yeni yasaya göre, evliliklerde eşin her konuda analiz yapması boşanma nedenidir.

Pis bir gerçek canım analizi berbat edemedi, çünkü her şerbete göre analiz vardır.

 

(...daha sonra güncellenecektir.)

https://x.com/rasulalmammadov/status/2002285668228051416

2 Aralık 2025 Salı

Uluslararası İlişkiler: Post-pozitivist Dönemdeki Bazı Temel Çalışmalar

Kitapta yer alan diğer (Uluslararası Politik Teori-Liberalizm-Realizm-İngiliz Okulu- Uluslararası Politik-Ekonomi) zaman çizelgeleri için bkz. 

Knud Erik Jørgensen (2017) International Relations Theory: A New Introduction, 2nd Edition, Figures, s. xi