26 Temmuz 2026 Pazar

Fred Halliday (1946 - 2010)

Fred Halliday'ın 80. doğum günü anısına onun çalışmalarından bazı kısımları paylaşmak istiyorum.

Not: Yazı en kısa zamanda güncellenecektir.

''Uluslararası İlişkiler (Uİ), sosyal bilimlerin araştırılmasında ve öğretilmesinde çoğu zaman sorunlu, marjinal—hatta tali sayılabilecek—bir konuma sahip olmuştur. Kendi yöntemsel ve disipliner güçlü yönleri konusunda gereğinden fazla savunmacı davranan Uİ, genel olarak diğer, daha saygın görülen disiplinlerin bir eki gibi muamele görmüştür. Ulusal siyasetler, ekonomiler ve toplumlar bu disiplinlerin temel odağını oluşturmuş; “uluslararası” ise tali bir unsur, öğrenciler için bir seçenek, akademisyen için sondan bir önceki bölüm olarak değerlendirilmiştir.

Son on–yirmi yılda “uluslararası” olana verilen önemde görülen dramatik değişim, bu durumu daha da karmaşık hâle getirmiştir; zira “uluslararası”nın görünür hâle gelmesi çoğu zaman yanlış yorumlanmıştır. Artık ulusal özgünlüğün gerilediğini ve “uluslararası”nın her alana nüfuz ettiğini vurgulamak moda hâline geldiğinden, eskiden ihmal edilen bu boyut herkesin malı hâline gelmiştir. Dışlama yerini başıboşluğa bırakmıştır.

Uluslararası İlişkiler’in kapsamını tanımlama sorunu, iki ek sorunla daha ağırlaşmıştır: Bunlardan biri Uİ’nin güncel olanla—özellikle de politika meseleleriyle—karıştırılmasıdır; diğeri ise Uİ kuramının sosyal bilimler ve entelektüel kültür genelinde neredeyse tamamen görünmez olmasıdır. TLS ya da New York Review of Books okuru, Rawls ve Nozick’in, Derrida ve Foucault’nun, Keynes ve Hayek’in isimlerine aşinayken, tek bir Uluslararası İlişkiler kuramcısının adını söylemekte zorlanacaktır.'' (Fred Halliday - 1990)



Halliday'ın 1998 yılı ODTÜ'deki konuşmasından;
''Uluslararası İlişkiler bölümleri dışındakı insanların büyük çoğunluğunun, bu disiplinin neyi incelediğine ya da gerçekte neyle uğraştığına dair bir fikrinin olmadığını görmek beni her zaman şaşırtmıştır. Çoğu kişi, Uluslararası İlişkilerin esasen gazete okumaktan ve televizyon izlemekten; Avrupa Birliği'nin genişleme müzakerelerinde yarın ne olacağını ya da Birleşmiş Milletler'in Kosova politikasının nasıl şekilleneceğini tahmin etmekten ibaret olduğunu düşünmektedir. Oysa benim anladığım şekliyle Uluslararası İlişkiler çalışmaları, çok daha köklü ve uzun vadeli üç temel soruya cevap aramaktadır. Bunlar, yalnızca son beş ya da elli yılın değil, en az son beş yüz yılın toplum, devlet ve uluslararası sistem çalışmalarının merkezinde yer alan sorulardır. Dolayısıyla, Uluslararası İlişkiler disiplininin tarihsel bağlamı, güncel gelişmelerle sınırlı değildir. Asıl inceleme alanı, 16. yüzyılda modern uluslararası sistemin ortaya çıkışından bu yana şekillenen dünya düzenidir. Bu üç temel soru şunlardır: - Birincisi, devletler arasındaki ilişkileri nasıl analiz edebiliriz? - İkincisi, devlet dışı aktörlerin rolü ve etkisi nedir? - Üçüncüsü ise, yapı meselesidir.''


Halliday'ın 1998 yılı ODTÜ'deki konuşmasından;
''Günümüzde güç dengesiyle (balance of power) ilgili birçok sorun bulunmaktadır ve bu kavram çoğu zaman ahlaki açıdan son derece sorunlu olarak değerlendirilmektedir. Aynı zamanda, güç dengesi yaklaşımının gerçekliği doğru yansıtmadığı da ileri sürülmektedir.
Öğrencilerime yönelttiğim sınav sorularından biri şuydu: "Soğuk Savaş sonrası dünyada güç dengesi nerededir?"

Amerika Birleşik Devletleri askerî, ekonomik ve ideolojik bakımdan baskın güç konumundadır. Buna rağmen, diğer devletlerin ona karşı bir ittifak oluşturma çabası içinde oldukları da pek görülmemektedir. Aksine, herkes ABD liderliğindeki ekonomik sistemin bir parçası olmak istemektedir. Bu nedenle, güç dengesi sisteminin klasik anlamda işlediğini söylemek zor görünmektedir.

Birkaç yıl önce, BBC için Amerikan Soğuk Savaş dönemi karar alıcılarıyla bir dizi röportaj yapma fırsatı buldum. Görüştüğüm kişilerden biri de eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger idi. Röportajın sonunda kendisine şöyle dedim:

"Dr. Kissinger, geçen yıl lisans öğrencilerimize yönelttiğim sınav sorusunu size de sormak istiyorum. Soğuk Savaş sonrası dünyada güç dengesinin rolü nedir?"

Bir an düşündü, kaşlarını çattı ve şöyle dedi:

"Bu çok zor bir soru."

Fakat yine de bir cevabı vardı ve bence bu cevap hikâyenin sonunu da özetleyebilir.

Şöyle dedi:

"Büyük savaşların ya da büyük çatışmaların ardından her zaman bir ara dönem yaşanır. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonraki dönem de böyle bir ara dönemdir. Yirmi yıl bekleyin; dünyada yeni bir askerî-stratejik çatışmanın belirmeye başladığını göreceksiniz ve güç dengesi yeniden kendisini gösterecektir."
Peki, onun haksız olduğunu kim söyleyebilir? Ya da insan iradesinin, iyi niyetin ve bütün sivil toplum kuruluşlarının (NGO'ların) bunu değiştirebileceğini kim kesin olarak iddia edebilir?

Yine, kötümser yaklaşımıyla tanınan London School of Economics'teki eski meslektaşıma dönecek olursak, o muhtemelen şöyle derdi:

"Siz hepiniz yeni bir dünya, yeni bir düzen ve kalıcı bir barış kurabileceğinizi hayal ediyorsunuz. Yirmi yıl bekleyin; her şey yeniden eski hâline dönecek."
Belki de yanılıyorlardır. Belki de tarihin kendini neden birebir tekrar etmediğinin sebebi tam da budur. Ancak yine de, bu küçümsenebilecek ya da ciddiye alınmayacak bir argüman değildir.''



Fred Halliday, METU/1998
''One has to be careful to balance the argument that everything is new against the argument that nothing has changed. I am equally critical of those colleagues in the IR field who have said everything has changed since 1989, and those who say in an English idiom, “Don’t worry chaps, pull up the blankets. It is all in Machiavelli and Hans Morgenthau and Henry Kissinger”: it is business as usual. I do not think that either of these are true. I think also both of them are very boring responses.''



Uluslararası İlişkiler ve Devrim - Fred Halliday (1990)
''Uluslararası İlişkiler disiplini uzun süredir devrimle sorunlu ve mesafeli bir ilişki içindedir. Hannah Arendt’in yirminci yüzyılın savaşlar ve devrimler tarafından şekillendiğine dair sözü sık sık alıntılansa da, Uluslararası İlişkiler alanındaki kurumsallaşmış araştırma ve öğretim içinde bu iki tarihsel olarak belirleyici sürecin ne kadar farklı muamele gördüğü dikkat çekicidir.

Savaş üzerine dersler, dergiler, bölümler ve enstitüler bolca mevcuttur. Savaşın tarihsel, stratejik ve etik boyutlarıyla, ayrıca politika açısından incelenmesi, Uİ'nin akademik çalışmalarında merkezi bir yere sahiptir.

Devrimler ise buna kıyasla oldukça marjinal bir konumdadır. Standart ders kitapları ve teorik incelemeler devrimlere çok az yer ayırır. Bu konuda uzmanlaşmış bir akademik dergi yoktur. Henüz bir “Oliver Cromwell Devrim Çalışmaları Profesörü” ile karşılaşmış değiliz; “Devrimci Değişimin Karşılaştırmalı İncelemesi için Thomas Paine Uluslararası Enstitüsü”nden ise konuşma daveti almadık.''


The revenge of ideas: Karl Polanyi and Susan Strange - Fred Halliday / 2008
''Ders verirken bana en büyük entelektüel tatmini sağlayan üç kitap vardı. Çünkü bu kitapların her biri, kendi biçiminde, eğitimin yapması gereken en temel şeyi yapıyordu: sağduyu olarak kabul edilen varsayımları sorgulamak. Bunlardan ilki, E. H. Carr'ın klasik eseri The Twenty Years' Crisis: 1919–1939 (1939) idi. Bu eser, uluslararası ilişkiler üzerine yazılmış çalışmaların önemli bir bölümündeki yanılsamalara ve temennilere dayalı düşünce biçimlerini sert biçimde eleştirirken, aynı zamanda insan yaşamında ütopyaların, hayallerin ve uzak hedeflerin gerekliliğini güçlü bir şekilde savunuyordu.

İkinci önemli eser ise Benedict Anderson'ın Imagined Communities (1983) adlı kitabıydı. Anderson bu çalışmasında, birbirlerini hiç tanımayan ya da doğrudan hiçbir ilişki içinde olmayan insanların nasıl ortak bir kimlik etrafında birleşerek bunu ulusal kimlik olarak algıladıklarını ve bu aidiyet duygusunun ne ölçüde keyfî ve yapay (her ne kadar çoğu zaman kaçınılmaz görünse de) bir nitelik taşıdığını inceler. Dünyanın dört bir yanından gelen yüz kadar genç öğrenciye, büyük değer verdikleri uluslarının aslında kadim değil modern oluşumlar olduğunu; nesnel gerçeklik bakımından bir futbol kulübünün taraftarlarının bağlılığından çok daha sağlam temellere dayanmadığını ve hatta "ulus" kavramının kendisinin hem analitik hem de ahlaki açıdan sorgulanabilir olduğunu söylemek, bir akademisyen ve kozmopolit olarak bana büyük bir entelektüel haz verirdi. Öğrencilerim anlattıklarımdan başka hiçbir şeyi hatırlamasalar bile, umarım bunu hatırlarlar.

Üçüncü büyük ve düşündürücü eser ise Karl Polanyi'nin The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time (1944) adlı kitabıydı. Bu eser, tarihsel sosyolojinin yaratıcı ve kapsamlı örneklerinden biridir. Polanyi, kitabında modern kapitalist piyasanın yükselişini, on sekizinci yüzyılın sonlarında İngiltere'de gerçekleşen Sanayi Devrimi'nden—kitaba adını veren "Büyük Dönüşüm"—başlayarak, 1920'ler ve 1930'ların büyük sarsıntıları ile İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesine kadar uzanan tarihsel süreç içinde ele alır. Kitap, beklenmedik bir mekânda, Dorset'teki Pelican Inn adlı bir handa başlar. Burada 1790'larda tarım işçileri, yaşam standartlarını korumak amacıyla bir araya gelmişlerdir. Buradan hareketle Polanyi, zaman zaman bilinçli olarak ana konudan sapmalara yer verse de, modern piyasaların nasıl işlediğine dair son derece ikna edici bir açıklama geliştirir. Özellikle piyasaların bünyesinde taşıdığı istikrarsızlık eğilimini ve kaçınılmaz iniş çıkışlarını ayrıntılı biçimde ortaya koyar. Polanyi, modern piyasanın doğal, evrensel ya da insan toplumlarının kaçınılmaz bir özelliği olduğu düşüncesine karşı çıkar. Bunun yerine piyasaların kültürel ve siyasal temellerini vurgular; aynı anda hem zenginlik üreten hem de istikrarsızlık ve yoksulluk yaratan bu karmaşık yapının, modern sanayi toplumunun tarihsel olarak ortaya çıkardığı özgül bir olgu olduğunu gösterir. Kitabın vardığı sonuç, dönemin geniş ölçüde paylaşılan sosyal demokrat ve bilinçli liberal düşüncesini yansıtır. Yani 1930'lardaki Büyük Buhran'ın ve küresel savaşın ardından Polanyi şu sonuca ulaşır: Piyasalar insan yapımı ve tarihsel olarak koşullara bağlı kurumlardır; bu nedenle devletler tarafından düzenlenmeleri ve yönetilmeleri gerekir."Görünmez el" diye bir şey yoktur. Diğer toplumsal kurum ve uygulamalardan tamamen bağımsız, kendi başına işleyen "saf" bir piyasa var olamaz.''


In the Darkest Place: A Morning in Auschwitz - 26 Ocak 2007 / Fred Halliday
''Bu kadar çok insanın yaşamını yitirdiği...bir yerin içinden geçip oradan ayrılma deneyimi, Auschwitz'e verilebilecek ilk tepkinin anahtarını oluşturur. Yaşam devam etti, etmeye de devam edecek; ancak burada yaşananları asla unutmamalıyız.
Oğlum bu yeri on dokuz yaşındayken ziyaret etti. Bana göre, dünyadaki herkesin –özellikle de üniversitelerde ders verdiğimiz aynı yaş grubundaki ve daha büyük yaştaki öğrencilerin– bunu yapmaları teşvik edilmelidir. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Nazi soykırımının üzerinden geçen altmış yıl içinde, Kamboçya'da ve Ruanda'da, Sabra ve Şatila'da, Halepçe'de ve Srebrenitsa'da, bunlarla sınırlı olmamak üzere, kendi biçimleri içinde dehşet verici ve kavranması güç başka suçların da işlenmiş olmasıdır.
Görünen o ki insanlık kayda değer bir ilerleme sağlayamamıştır; hatta yirmi birinci yüzyılın başındaki çalkantılar içinde, soykırımın insanlığa öğretmiş olması gereken dersleri dahi unutuyor gibidir.''


Halliday'ın 1994 yılında Uluslararası İlişkiler disiplini için önerdiği araştırma gündemi; 1. Kapitalist sistemin genişleme biçimlerinin on beşinci yüzyıldan itibaren incelenmesi; bu genişlemenin kapitalizm öncesi dünya üzerindeki çelişkili etkilerinin, kapitalist devletler arasındaki ilişkilerin evriminin ve kapitalizmin, yirminci yüzyıl komünizminin geçici kapitalizm dışı bloğuyla yaşadığı çatışmanın analiz edilmesi. 2. Kapitalizmin uluslararası bir sistem olarak nasıl işlediğinin ve bu sistemin ortaya çıkardığı ve sürdürdüğü özgül siyasal biçimlerin—özellikle egemen devlet ile milliyetçilik ideolojisinin—incelenmesi; ayrıca günümüz bağlamında devletler ile küresel süreçler arasındaki etkileşim biçimlerinin nasıl değiştiğine ilişkin dengeli bir değerlendirme yapılması. 3. Failliğin, özellikle fakat yalnızca sınıflarla sınırlı olmaksızın, ulusötesi düzeyde nasıl oluştuğunun ve nasıl etkide bulunduğunun araştırılması. Bu kapsamda çevre, insan hakları gibi konularda faaliyet gösteren bilinçli ve etkin sivil toplum aktörlerinin; hegemonik toplumsal grupların uluslararası örgütlenmesinin; ayrıca parçalı fakat süreklilik gösteren biçimlerde ortaya çıkan ezilen toplumsal grupların uluslararası eylemlerinin dikkate alınması. 4. Çatışmanın toplumsal ve siyasal bağlamı içinde incelenmesi; savaşın, silahlanma yarışları ve güç dengelerine indirgenmiş dar yaklaşımların ötesine geçilerek analiz edilmesi; ayrıca etnik seferberliklerin ve toplumsal devrimlerin uluslararası sistemi hem parçalayan hem de yeniden kuran rolleri üzerinde durulması. 5. Uluslararası alana ilişkin ahlaki ilkelerin geliştirilmesi ve mümkün olduğunda bunların uygulanması; uzlaşının sağlanamadığı durumlarda ise sadakat, kimlik, güvenlik, eşitlik ve özgürlük gibi uluslararası siyasetin temel meseleleri hakkında asgari düzeyde üzerinde uzlaşılmış meşru bir ahlaki tartışma zemininin oluşturulması. ''Bu gündem, şimdiye kadar disiplin içinde ikincil ya da marjinal bir konumda kalmış çeşitli kavramlara daha fazla dikkat gösterilmesine ve nicelleştirme, öngörü ve "bilimsellik" kültünü reddederek, bunun yerine kuramsal ve tarihsel açıklamaya dayalı bir metodolojik yönelimin benimsenmesine dayanmaktadır.''