I
Entelektüel,
hem siyasetçinin dünyasından ayrı olan hem de onunla potansiyel olarak iç içe
geçebilen bir dünyada yaşar. Bu iki dünya ayrıdır; çünkü farklı (nihai) değerlere
yönelmişlerdir: Entelektüel hakikati arar, siyasetçi ise gücü...Hakikati
arayışında entelektüelin ideal tipi güce kayıtsızdır; gücün peşindeki siyasetçi
ise en iyi ihtimalle hakikati kendi amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak
kullanır.
Bununla birlikte bu iki dünya potansiyel olarak iç içe
geçebilir; çünkü hakikatin güç açısından anlamlı bir mesajı vardır ve gücün
varlığı da hem hakikatin ifade edilmesini hem de tanınmasını etkiler.
Bu iki dünya yalnızca birbirinden ayrı ve potansiyel
olarak iç içe geçmiş değildir; aynı zamanda birbirine düşmandır. Hakikat gücü
tehdit eder, güç de hakikati tehdit eder. Gücün etkili olabilmesi için gerçekte
olduğundan başka bir şeymiş gibi görünmesi gerekir. Aldatma — başkalarını ve
kendini aldatma — gücün kullanılmasından ayrı düşünülemez. John Adams’ın dediği
gibi:
Güç, her zaman kendisini büyük bir ruhun ve zayıfların kavrayışını aşan geniş bir ufkun sahibi olarak görür. ve Tanrı’nın tüm yasalarını
ihlal ederken bile Tanrı’ya hizmet ettiğine inanır. Tutkularımız, hırslarımız,
açgözlülüğümüz, sevgimiz ve öfkemiz öylesine metafizik bir inceliğe ve öylesine
ezici bir hitabet gücüne sahiptir ki, anlayışımıza ve vicdanımıza sızarak
ikisini de kendi taraflarına çekerler.
Buna karşılık hakikat, gücün iddialarının maskesini
düşürerek en azından mevcut iktidarı rahatsız eder; çünkü gücü entelektüel ve
ahlaki açıdan savunma durumuna sokar. Dahası, gücün amaçlarını ve işleyiş
süreçlerini sorgular ve böylece gücün faaliyet gösterdiği çerçevenin kendisini
tehlikeye atar. Hakikat, yeterince güçlü çıkar grupları tarafından
desteklenirse, pratik siyaset düzeyinde de iktidarın statükosuna meydan
okuyabilir. Bu çıkarlar iktidar mücadelesini kazandıklarında ise, dünün
hakikati bugünün ideolojisine dönüşür; yeni iktidar sahiplerini meşrulaştıran,
rasyonelleştiren ve onların üzerini örten bir ideolojiye. Ardından yeni bir
döngü başlar ve hakikat yeniden güce meydan okumaya başlar.
Hakikat ile güç, entelektüel dünya ile siyasal dünya
arasındaki bu varoluşsal yabancılaşmaya ve potansiyel karşılıklı ilişkiye
entelektüel dört farklı biçimde yanıt verebilir:
fildişi kuleye çekilme, peygamberane bir
yüzleşme, uzman danışmanlık, ya da teslimiyet.
Hakikat ile güç arasındaki uyumsuzluktan rahatsız olan entelektüel, siyasal alandan tamamen uzaklaşmayı seçebilir. Mevcut iktidarlara, Arşimet’in Romalı askere söylediği gibi şöyle diyebilir: “Çizdiğim daireleri bozma.” Michelangelo’nun, Floransa’nın kaderine kayıtsız kaldığı için eleştirdiği Leonardo da Vinci gibi, güzelliğin incelenmesinin tüm kalbini kapladığını ifade edebilir. Goethe’nin “Siyasal şarkı çirkin bir şarkıdır” sözüne katılarak, siyasal alan yokmuş gibi kendi seçtiği alanda iyi, doğru ve güzelin peşinden gidebilir. Nitekim Arşimet, Leonardo ve Goethe örneklerinde görüldüğü gibi, bu yol sayesinde entelektüel üretimin büyük eserleri ortaya çıkmıştır. Ancak fildişi kuleye çekilmek, sorunu çözmekten çok ondan kaçmak anlamına gelir. Bu tutum, entelektüel açısından özel bir çözüm sağlar; ancak hem felsefi boyutlarda hem de toplumun çıkarları açısından sorunu hâlâ çözümsüz bırakır.
İkinci olarak, entelektüel siyasal alanın dışında kalarak entelektüel konumunun bütünlüğünü koruyabilir; fakat kendisine özgü bilgi ve kavrayışın siyasal amaç ve süreçlerde etkili olmasını sağlamaya çalışabilir. Siyasetle ilgilenir ama kişisel olarak ondan mesafeli durur. Siyasal alanı dışarıdan gözlemler; onu, erişebildiği hakikat ölçütlerine göre yargılar ve aynı ölçütler adına ona öğüt verir. İncil’deki ifadeyle güce karşı hakikati söyler. Güce ne yapabileceğini ve ne yapması gerektiğini, neyin mümkün ve neyin gerekli olduğunu anlatır.
Siyaset hakkında söylediklerinin siyasal sonuçları
olabilir; bu sonuçları duruma göre memnuniyetle karşılayabilir ya da üzüntüyle
karşılayabilir. Fakat bu sonuçlar, onun hakikat arayışının doğrudan amacı
değil, yalnızca bir yan ürünüdür; umulan ama doğrudan uğruna çalışılmayan
sonuçlardır.
Bu tür siyasal sonuçlar özellikle örgütlü siyasal
yapıları ve örgütlenmemiş akademik yapıları bakımından çoğulcu bir
toplumda belirginleşir. Başkan bir politika kararı verdikten sonra bile, bu
karar yorum ve uygulama yoluyla yönetimin daha alt kademelerinde tartışmaya
açılabilir. (Dışişleri Bakanlığı’nın eski bir üst düzey yetkilisi bana bir
zamanlar, 1930’larda Başkan Franklin D. Roosevelt’in Sovyetler
Birliği’ne yönelik yeni politikasını nasıl sabote ettiğini gururla anlatmıştı.)
Vietnam politikası konusunda hükümet içindeki anlaşmazlıklar ise artık
kamuoyunun bildiği bir gerçek haline gelmiştir.
Politika konusunda bölünmüş olan hükümet yetkilileri,
kendi konumları için aynı derecede bölünmüş bir akademik toplulukta destek
bulurlar. Başka bir deyişle, akademik dünya, hükümet içinde çoğu zaman açıkça
dile getirilemeyen ya da ifade edilemeyen politika pozisyonları için rasyonel
argümanlar üretir. Entelektüel böylece, resmi politikanın sessiz ya da fısıltı
halindeki savunusunun veya muhalefetinin sözcüsü haline gelir.
Entelektüel, yalnızca yürütme organı içindeki
bastırılmış muhalefet için değil, aynı zamanda Kongre içindeki muhalefet
için de bir işlev görür. Başkanlık gücünün muazzam ağırlığı, yürütme içindeki
muhalefeti bastırmakla kalmaz; en azından Kongre’nin muhalefetini de köreltir.
Zaman zaman bu iki hükümet kolu içindeki muhalefet öylesine sindirilmiştir ki,
yalnızca hakikate bağlı olan entelektüelin eleştirel zekâsı neredeyse
duyulabilen tek muhalefet sesi haline gelmiştir.
Son olarak, entelektüel siyasal alana bir uzman olarak
girebilir. Bu durumda hükümetin amaç ve süreçlerini sorgulamaz; hükümetin
faaliyet gösterdiği çerçeveyi veri olarak kabul eder. İktidar sahiplerine,
belirli bir sonuca ulaşmak için bilmeleri gerekenleri ve bunu nasıl
gerçekleştireceklerini söyler. Onaylayıp onaylamadığı belli bir hedef
verildiğinde, o hedefe nasıl ulaşılacağı konusunda tavsiyede bulunur. Onu
yönlendiren nihai ölçüt hâlâ hakikattir, güç değil; her ne kadar kendi
hakikatini gücün hizmetine sunuyor olsa da.
Entelektüelin
demokratik süreç için ve politikanın geliştirilmesi açısından bu hayati rolleri
yerine getirmesini mümkün kılan şey, dış baskılara karşı sahip olduğu
bağışıklıktır; bu bağışıklık akademik kadro güvencesi (tenure)
aracılığıyla iş güvenliği şeklinde ortaya çıkar. Bu bağışıklık akademisyene hem
fırsat hem de bir tür ayartı sunar. Akademisyen, iktidarı rahatsız edecek
misillemelerden fazlasından korkmak zorunda kalmadan güce karşı hakikati
söyleme özgürlüğüne sahiptir.
Beyaz Saray beni FBI ile tehdit edebilir ve Gelir
İdaresi’nin gelir vergisi beyannamemi tekrar tekrar denetleyerek saatlerce
zaman harcamasına yol açabilir; Savunma Bakanı’na Savunma Bakanlığı’ndaki
danışmanlık görevimden beni kovmasını emredebilir, hükümet çevrelerinden beni
uzaklaştırabilir ve toplumsal olarak dışlayabilir. Ancak, medya bana söz hakkı
vermemesi için yapılacak baskılara direnmeye istekli olduğu sürece, ne geçim
kaynağımı elimden alabilir ne de konuşma ve yazma özgürlüğümü ortadan kaldırabilir.
İktidar sahiplerinin ciddi müdahalelerinden bağışık
olmak, akademisyenin politika oluşumu ve uygulanması açısından çeşitli önemli
işlevleri yerine getirmesine olanak sağlar. Fakat aynı zamanda akademisyene iki
ayartı da sunar: sorumsuzluk ve yozlaşma.
Akademisyen konuşabilir ama eylemde bulunamaz;
söylediği sözlerin eylem dünyasında doğrudan bir sonucu olmaz. Bu nedenle
söylediklerinin gerçek dünyada doğrudan çok az fark yaratacağını bilerek, ister
bilgece ister düşüncesizce, ister akılcı ister ihtiyatsız biçimde konuşmakta
özgürdür.
Devlet adamının sözleri ise başlı başına bir eylem
biçimidir. Devlet adamının söyledikleri ve yaptıkları, baskı ve karşı
baskılardan oluşan dinamik bir alanın ayrılmaz bir parçasıdır. Onun sözleri ve
eylemleri hem bu baskıların sonucu hem de kaynağıdır. Bu yüzden sözleri ve
eylemleri, ortaya çıktıkları ve etkilemek istedikleri koşullara dikkatle
uyarlanmak zorundadır. Bu nedenle de, eylemden uzak duran entelektüelin sahip
olabildiği mantıksal tutarlılık ve teorik saflığın gerisinde kalmaları
kaçınılmazdır.
Entelektüel, devlet adamını bu ölçütlere göre yargıladığında kendi yetkinliğinin sınırlarını aşmış olur; çünkü bu ölçütlere taviz vermeden uyma lüksü yalnızca entelektüele aittir, devlet adamına değil. Örneğin ben, **John F. Kennedy yönetimini Küba Füze Krizi’ni ele alış biçimi nedeniyle eleştirebilirdim; çünkü benim vermem gereken bir karar yoktu ve söylediklerimin olayların seyrini doğrudan etkilemeyeceğini biliyordum. Başkan Kennedy bir başka vesileyle benim eleştirilerime karşılık, benim de onun oturduğu yerde oturmam gerektiğini söylemişti. Kennedy’nin bu sözünde haklılık payı vardı.
Gerçekten de entelektüel güce karşı hakikati
söylemelidir; fakat aynı zamanda gücün, gücün somut koşullarını hesaba katmadan
hakikate tam anlamıyla uyamayacağını da anlayışla karşılamalıdır.
Bu bağımsız konumlardan, entelektüelin iktidarın
ajanına dönüşmesine yalnızca küçük bir adım vardır; üstelik bunu yaparken
entelektüel görünümünü korur ve entelektüel prestijinden yararlanmaya devam eder.
Bu noktada entelektüel artık hakikat ölçütlerine göre değerlendirilen bir
entelektüel olmaktan çıkar ve bir ideoloğa, yani güç ölçütlerine tabi
olan bir siyasal ajana dönüşür.
Böyle bir ideolog, halkın tutkularına aklın saygınlığını kazandırır ve güce hakikat görünümü verir. Politikacıların yaptıklarını yalnızca zorunlulukla — **Niccolò Machiavelli’nin yaptığı gibi — değil, aynı zamanda hakikat ve erdem adına da meşrulaştırır. Burada yaklaşık kırk yıl önce **Julien Benda’nın La Trahison des Clercs (Entelektüellerin İhaneti) adını verdiği durumla karşı karşıyayız. Bu ihanet yalnızca bir mesleğin başka bir meslekle değiştirilmesinden ibaret değildir; böyle bir değişim saygın ve hatta değerli olabilir. Asıl ihanet, bir mesleğin başka bir meslek adına sömürülmesidir: Güç peşinde koşan siyasetçilerin, hâlâ hakikat peşinde koşan entelektüeller gibi görünmelerini sağlayan sahte bir görüntü yaratılmasıdır.
İktidar sahipleri, amaç ve süreçlerini sorgulayan
hakikat sesine dört farklı şekilde karşılık verebilirler: ona kulak
verebilirler, onu susturabilirler, itibarsızlaştırabilirler ya da
yozlaştırabilirler.
Hakikate kulak verirlerse, kendileri için mevcut olan
en umut verici fakat aynı zamanda en karmaşık ve riskli yolu seçmiş olurlar. Bu
yol umut vericidir; çünkü siyasal eylemi nesnel gerçeklikle uyumlu hale
getirerek siyasal başarı olasılığını artırır. Ancak aynı zamanda risklidir;
çünkü amaç ve politikayı aydınlatan hakikat bilinci, siyasal eylemi seçmenler
için kabul edilebilir kılmak amacıyla hakikatin — artık bilinçli bir şekilde —
inkâr edilmesi ve aldatma ile birlikte yürümek zorundadır.
Bu nedenle iktidar sahiplerinin hoşlarına gitmeyen bir
hakikatle karşılaştıklarında izledikleri daha basit ve bu yüzden daha yaygın
yol şudur: önce onu yozlaştırmaya, bunu başaramazlarsa itibarsızlaştırmaya,
bunu da başaramazlarsa susturmaya çalışırlar.
Hükümetin yozlaştırma gücü, yozlaşmaya razı olanları
ödüllendirme kapasitesinden gelir. İtibarsızlaştırma gücü ise iktidarın
konuştuğu otoriteden ve kitle iletişim araçları üzerindeki etkisinden
kaynaklanır. Susturma gücü ise kısmen yozlaştırma kapasitesine — çünkü
suskunluk bir tür pasif yozlaşmadır — ve nihayetinde polis gücünün ve ceza
yasalarının totaliter biçimde kullanılabilmesine dayanır.
(…)
II
Bununla
birlikte, muhalif entelektüellerin itibarına yapılan bu doğrudan saldırı,
hükümetin susturmayı ya da yozlaştırmayı başaramadığılara başvurduğu bir
umutsuzluk eylemidir. Entelektüel dünyanın büyük kesimleri gerçekten de
susturulmuş veya yozlaştırılmıştır. Bu özellikle hükümetin faaliyetleriyle
profesyonel olarak ilgilenen kesimler için doğrudur. Örneğin, Vietnam savaşı
karşıtlığını resmen dile getiren entelektüellerin listelerine bakıldığında,
siyaset bilimcilerin sayıca görece azlığı dikkat çeker. Ayrıca kamuoyunda sessiz
kalanların özel hayatta muhalefetlerini ifade etme sıklığı da göze çarpar.
Bazı entelektüeller, kamuoyunun bilmediği biçimde
hükümet için yarı zamanlı çalışırken ya da kısa süre sonra hükümet pozisyonu
kabul ederken, meslektaşlarına karşı alışılmadık bir şiddetle ve saf
entelektüel nedenlerle izah edilemeyecek kadar dolambaçlı ve tutarsız
argümanlarla saldırmışlardır. Son olarak, entelektüel olan ve düzenli olarak
entelektüel dünyadan siyasete, siyasetten tekrar entelektüel dünyaya geçen
tipler vardır; bu kişiler siyasi görüşlerini bu geçişlere ve siyasal görüş
iklimindeki değişimlere göre değiştirirler.
Entelektüel topluluğun susmaya ve yozlaşmaya açık
olmasının üç nedeni vardır: Amerikan toplumunun konformizmi, kişisel hırs ve
hükümetin açıkça muhalefet etmeyenlere sunduğu teşvikler. Tarihî, etnik ve
kültürel değerler ile kurumlar bakımından geleneksel toplumların sahip olduğu
türden bütünleştirici unsurlardan mahrum Amerikan toplumu, hayatta kalabilmek
için üyelerini hizaya sokmak üzere örgütlenmemiş sosyal baskılara güvenmek
zorunda kalmıştır. “Normal adam” ya da “takımın bir üyesi” olmak — yani
herkesin düşündüğünden ve yaptığından sapmamak — başlı başına bir erdem hâline
gelmiştir. Mr. Justice Holmes’in dediği gibi: “Kanunlarla ilgili pratik bir eleştirim yok, yalnızca halkın ne istediğine bakarım.”
Bu uyum baskısı, kişisel hırsla güçlü bir şekilde
pekişir. Özellikle hakikatin peşinde profesyonelce bağlı olan akademisyenler,
güç — hem akademik hem de siyasi — arzularından bağışık değildir. Bu potansiyel
uyumsuz hedefler arasında açık çatışma yaşamamak, kişisel hırsı tehlikeye
atmadan hakikati sürdürmek için entelektüel, toplumun standartlarından sapmayan
ve hükümet politikalarına muhalefeti davet etmeyen konulara yönelmek zorunda
kalır. Böylece entelektüel “güvenli” konularla “güvenli” biçimde ilgilenir.
Siyasetin tanımı gereği tartışmalı olan büyük meselelerde ise sessiz kalır.
Susturulmaya ihtiyaç duymaz; kendisi susar. Bu meselelerle ilgili sessizlik,
uyumun pasif tezahürüdür. Sessizlik, uyum ve hırsın gerekliliklerine minimal
uyumun ifadesidir. Bu gerekliliklerin her ikisi de hükümetin sürdürdüğü
politikaları olumlu destekleme şeklinde tamamlanır. Bu uyum büyük ölçüde
entelektüellerin doğal, korunmacı taklit eylemidir.
Ancak hükümet, entelektüellerin suskunluğunu ve boyun
eğmesini şansa bırakmaz. Elinde entelektüel dünya ile güvenilir bağlar kurmak
için kullanabileceği çok çeşitli, ince ve sinsi araçlar vardır. Böylece Başkan
Eisenhower’ın veda konuşmasında sözünü ettiği “askeri-endüstriyel kompleks” işaret edildiği
üzere,
bir akademik-siyasal kompleks tarafından yinelenir; burada hükümetin çıkarları
büyük akademik grupların çıkarlarıyla ayrılmaz biçimde iç içe geçmiştir. Bu
bağlar hem resmî hem de gayri resmîdir; daha tehlikelisi gayri resmî
olanlardır, çünkü bunlar entelektüellerin sezilmez sosyal ve siyasi baskılara
bilinçsizce uyum sağlamasını içerir.
Araştırma projeleri sözleşmelerinin hükümet ile üniversiteler
arasında kurduğu yakın bağlantı son zamanlarda kamuoyunun dikkatine
sunulmuştur. Böyle bir sözleşme üzerinde çalışan ya da böyle bir sözleşme
üzerinde çalışma beklentisi içinde olan bir akademisyenin hükümetin temel
politikalarını, ister sözleşmeli araştırmasında ister dışında, sorgulamayacağı
açıktır. Bu nedenle hükümetin çıkarları ve beklentileri sadece sözleşmeli
araştırmanın konusunu belirlemekle kalmaz; o konunun kapsamını ve belli ölçüde
sonuçlarını da ince ince etkiler. Bu özel sınırlamaların ötesinde, hükümetle
bağlantı, bilginin arayışının kapsamını ve yönünü daraltmaktan kaçınamaz.
Resmî sözleşmeye dayanan bu ilişkilerin yanı sıra
hükümet, akademik topluluğu susturmak veya boyun eğdirme amaçlı bir dizi
mesleki ve sosyal ödüle de sahiptir: atamalar, danışmanlıklar, yurt dışı
seyahatler ve Beyaz Saray’daki sosyal etkinliklere davetler bunlardan
bazılarıdır. Bu ödülleri ustaca vaat ederek, dağıtarak ve esirgeyerek, hükümet
akademik topluluğun büyük bir kesimini dizgin altında tutar. Akademisyen bu
ödüllerden birini kabul ettiğinde, hükümetle ince ve sinsice bir ilişkiye
girer; bu ilişki bağımsız hakem konumunu istemeden bir müvekkil ve taraftar
konumuna dönüştürür. Sonuç olarak entelektüel işlevi de dönüşür. Sosyal
ödülleri ve mesleki avantajları hakikate olan bağlılığından daha çok değerli
gördüğü ölçüde, entelektüel bir siyasal ideolog olur; hükümetin politikalarını
ahlâkî olarak meşrulaştırır ve entelektüel olarak rasyonelleştirir. Ancak bunu
yaparken bir akademisyen olarak sahip olduğu saygınlıktan yararlanır. Böylece
bağımsız hakikati arayan birinin itibarı hükümetin hizmetine sunulur ve belirli
bir tarafın ideolojik savunusu, entelektüel bir parlaklıkla kamufle edilerek
nesnel gerçekmiş gibi sunulur.
Bu tür boyun eğdirme, resmî ya da sezilmez hükümet
baskılarıyla yalnızca akademik topluluğa mahsus değildir; ülkenin tüm
entelektüel yaşamına nüfuz etmiştir ve kitle iletişim araçlarında özellikle
belirgindir. Umarız geleceğin bir tarihçisi, hükümetin hakikati bastırmak ve
onu siyasi çıkarlarına göre bükmek için yürüttüğü geniş çaplı, sistematik ve
büyük ölçüde başarılı çabaların öyküsünü yazar. Büyük gazeteler, pratikte Beyaz
Saray tarafından görevlendirilmişken nesnel bir hükümet personeli ve süreçleri
hesabı sunduklarını iddia eden makaleler yayımlamışlardır. Vietnam’da görevli
bazı muhabirler ya resmî brifingleri olduğu gibi aktarmış ya da gerçeği özel
bir Aesop diliyle saklamışlardır; çözmek için özel bir kavrayış gerekir.
Bazıları geri döndüklerinde, sahadan gönderdikleri muhaberetlerde hiçbir iz
bulunmayan gerçekleri bildirmişlerdir. Bazıları ise bu olgusal anlatılara
mantıksal bağlantısı olmayan politika sonuçları eklemiştir.
Daha geniş bu entelektüel alan üzerinde, akademik
toplulukta olduğu gibi, doğrudan hükümet ve sezilmez sosyal baskılar
uygulanmakta; sosyal sağduyu ve siyasal çıkarcılığın başaramadığı şeyi doğrudan
hükümet müdahalesi gerçekleştirmektedir: hakikati susturmak ve yozlaştırmak.
Gerçekten de Amerika’nın entelektüelleri sindirilmiştir (raped); ama birçokları bu
deneyimi beklemiş ve bundan zevk almaktadır.
Fakat hükümete en yüksek sesle bağlı olan
entelektüeller bile yalnızca geçici olarak bağlıdır. Onlar güç uğruna
çağrılarını ihanet ettiler. Ama gerçekte güç onların elinde değil; sadece
saraydadırlar. Bu yüzden her an “Kral öldü, yaşasın kral!” diye bağırmaya
hazırdırlar. Bazı entelektüel saraylıların, Kral John’un sarayına temkinli
adımlarla girip Kral Lyndon’un sarayından çekilerek sahte iddia sahibi
Robert’in yıldızı yükselirken çıkışa yöneldiklerini izlemek hem eğlenceli hem
de üzücüdür. Başka bir deyişle, President Johnson’ın entelektüel
ideologlarının desteği, yalnızca onun gücü elinde tuttuğu sürece vardır. Güç
elinden kayarsa, entelektüel hizmetkârları yeni bir efendi aramaya
koyulacaktır.
İşte
burada hem **Lyndon B. Johnson’ın hem de Amerika’nın
entelektüellerinin trajedisi yatmaktadır. Bu trajedi gücün kibirinden çok, onun
körlüğünden kaynaklanır. Bu körlük, entelektüeller ile iktidar sahipleri
arasındaki ilişkiyi çarpıtmıştır; oysa gördüğümüz gibi bu ilişki doğası gereği
zaten huzursuz ve kırılgandır.
Bağımsızlıklarını korumuş olan Amerika’nın
entelektüelleri, eşi görülmemiş büyüklükte bir başkanlık gücüyle karşı
karşıyadır. Bu güç yalnızca onların desteğini istemekle yetinmemekte — ki buna
hakkı vardır — aynı zamanda boyun eğmelerini de talep etmektedir. Bu
entelektüeller, resmi makamların hakikate yönelik devasa kayıtsızlığı
karşısında hakikate bağlılıklarını korumak zorundadırlar; üstelik bu
kayıtsızlık, siyasal oyunun zorunluluklarının çok ötesine geçmektedir.
**John F. Kennedy’nin suikastı ve Vietnam Savaşı konusundaki resmî
açıklamalar belki hâlâ devlet aklı (raison d’état) açısından
gerekçelendirilebilir; fakat bu açıklamalar kamu görevlileriyle medeni bir
kamusal tartışmayı neredeyse imkânsız hâle getirmiştir. Ancak mesele bundan
farklıdır: hakikatle sürekli olarak keyfi biçimde oynamak, onu eğip bükmek ve
bunu kamusal amaçlardan bağımsız biçimde yalnızca gücün yeni bir boyutunun
tadını çıkarmak için yapmak bambaşka bir durumdur.
Başkan Johnson entelektüelleri yalnızca üniversite
diploması sahibi kişiler olarak görür; onun yönetimine prestij kazandıran ve
politikalarını iyileştiren fikirler sunan insanlar olarak. Oysa entelektüelin
siyasal alan için işlevi bu değildir. Entelektüeller, bürolarında oturup siyasi
otoritelerin alıp uygulayacağı ya da dosyalayıp kaldıracağı fikirleri üreten
insanlar değildir.
Başkanın yeni fikirlere ihtiyacı yoktur — en fazla dar
teknik anlamda olabilir. İyi yönetim için gerekli fikirler zaten kamu
kayıtlarının bir parçasıdır. Başkanın ihtiyacı olan şey fikir değil,
bilgeliktir; ve onu sağlamak, bağımsız entelektüelin doğal görevidir.
**Jakob Burckhardt’ın tarihçiler hakkında söylediği söz aslında tüm
entelektüeller için geçerlidir:
“Onlar bizi bir günlüğüne zeki değil, sonsuza kadar
bilge kılmayı amaçlar.”
Başkanın ihtiyacı olan şey, kendisine gücün
kırılganlığını, kibrini, körlüğünü, sınırlarını ve tuzaklarını hatırlatmaya
cesaret eden bir entelektüel günah çıkarıcıdır. Ona imparatorlukların
nasıl yükseldiğini, nasıl çöktüğünü ve nasıl yok olduğunu; gücün nasıl
çılgınlığa dönüştüğünü, imparatorlukların nasıl kül olduğunu anlatacak birine
ihtiyacı vardır. Başkan bu sesi dinlemeli ve bundan ürpermelidir.
Elbette gücün ayrıcalığı böyle hatırlatmalara
kulaklarını kapatmak ve kendi buyruğunu yerine getirmeyenlerin üzerinden kaba
kuvvetle geçmektir. Gücün ayrıcalığı kendisini her şeye kadir
sayabilmesidir. İngiliz Parlamentosu hakkında “bir erkeği kadına çevirmek
dışında her şeyi yapabilir” denmiştir. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı da
neredeyse her şeyi yapabilir. Hakikatle oynayabilir, onu çarpıtabilir ve
istediği zaman bir kenara atabilir.
Ama yapamayacağı bir şey vardır: Hakikatin sesini
susturamaz.
Bu ülkede ya da dünyanın herhangi bir yerinde güce
karşı hakikati söyleyecek insanlar var olduğu sürece, hakikatin sesi en azından
bazıları tarafından duyulacaktır. Eğer bir gün — teknolojik olarak mümkün olan
— dünya çapında bir totalitarizm yeryüzündeki son hakikat sesini de susturacak
olursa, o zaman **Immanuel Kant’ın ünlü bir sözünü değiştirerek şöyle denebilir:
insanlığın var olmaya devam etmesinin artık hiçbir anlamı kalmazdı.
Entelektüeller için bu ilişkinin trajik yönü şudur:
genel olarak doğru olan şey Amerikalılar için özellikle güçlü bir şekilde
doğrudur — güçün bilge ve büyük olabilmesi için hakikate ihtiyacı vardır. Bu ulus, varlığını,
kurumlarını ve ethosunu entelektüellik ile gücün nadir bir birleşimine
borçludur. The Federalist Papers yalnızca pratik bir siyasal belge değildir; aynı zamanda
siyasal hakikatin eşsiz bir derlemesidir. Abraham
Lincoln ise güce bağlılık ile hakikate
adanmışlığı siyasal başarıyla birleştirmiştir; tarih bunun benzerini pek az
göstermiştir.
Bu
nedenle çağdaş Amerika’da iktidar sahiplerinin bağımsız entelektüelleri
reddetmesi her durumda akılsızca ve kendi kendini zayıflatıcı olurdu; fakat
Amerika söz konusu olduğunda özellikle böyledir. Çünkü bu tutum siyasal alanı
onun tarihsel bilgelik kaynaklarından ve nihai başarı temellerinden koparır. Entelektüeller ile siyasal
alan arasındaki ilişkinin bu şekilde yanlış anlaşılması ve küçümsenmesi
karşısında Amerika’nın entelektüellerinin yapabileceği tek şey vardır: kendi
mesleklerinin kendilerine yüklediği sorumluluk olan hakikat ölçütüne göre
yaşamak. Çünkü nihayetinde güç sahipleri de aynı ölçüte göre
yargılanacaktır. Böyle yaparak entelektüeller
yalnızca kendi mesleklerine değil, aynı zamanda uluslarının ruhuna da sadık
kalmış olurlar. Çünkü Amerika, kör ve sınırsız biçimde izlenen bir güç üzerine
değil, hakikat tarafından bilgilendirilen ve sınırlanan bir güç üzerine
kurulmuştur.
