15 Mart 2026 Pazar

İktidara Karşı Konuşmak (Truth and Power) - Hans Morgenthau

 I

Entelektüel, hem siyasetçinin dünyasından ayrı olan hem de onunla potansiyel olarak iç içe geçebilen bir dünyada yaşar. Bu iki dünya ayrıdır; çünkü farklı (nihai) değerlere yönelmişlerdir: Entelektüel hakikati arar, siyasetçi ise gücü...Hakikati arayışında entelektüelin ideal tipi güce kayıtsızdır; gücün peşindeki siyasetçi ise en iyi ihtimalle hakikati kendi amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak kullanır.

Bununla birlikte bu iki dünya potansiyel olarak iç içe geçebilir; çünkü hakikatin güç açısından anlamlı bir mesajı vardır ve gücün varlığı da hem hakikatin ifade edilmesini hem de tanınmasını etkiler.

Bu iki dünya yalnızca birbirinden ayrı ve potansiyel olarak iç içe geçmiş değildir; aynı zamanda birbirine düşmandır. Hakikat gücü tehdit eder, güç de hakikati tehdit eder. Gücün etkili olabilmesi için gerçekte olduğundan başka bir şeymiş gibi görünmesi gerekir. Aldatma — başkalarını ve kendini aldatma — gücün kullanılmasından ayrı düşünülemez. John Adams’ın dediği gibi:

Güç, her zaman kendisini büyük bir ruhun ve zayıfların kavrayışını aşan geniş bir ufkun sahibi olarak görür. ve Tanrı’nın tüm yasalarını ihlal ederken bile Tanrı’ya hizmet ettiğine inanır. Tutkularımız, hırslarımız, açgözlülüğümüz, sevgimiz ve öfkemiz öylesine metafizik bir inceliğe ve öylesine ezici bir hitabet gücüne sahiptir ki, anlayışımıza ve vicdanımıza sızarak ikisini de kendi taraflarına çekerler.

Buna karşılık hakikat, gücün iddialarının maskesini düşürerek en azından mevcut iktidarı rahatsız eder; çünkü gücü entelektüel ve ahlaki açıdan savunma durumuna sokar. Dahası, gücün amaçlarını ve işleyiş süreçlerini sorgular ve böylece gücün faaliyet gösterdiği çerçevenin kendisini tehlikeye atar. Hakikat, yeterince güçlü çıkar grupları tarafından desteklenirse, pratik siyaset düzeyinde de iktidarın statükosuna meydan okuyabilir. Bu çıkarlar iktidar mücadelesini kazandıklarında ise, dünün hakikati bugünün ideolojisine dönüşür; yeni iktidar sahiplerini meşrulaştıran, rasyonelleştiren ve onların üzerini örten bir ideolojiye. Ardından yeni bir döngü başlar ve hakikat yeniden güce meydan okumaya başlar.

Hakikat ile güç, entelektüel dünya ile siyasal dünya arasındaki bu varoluşsal yabancılaşmaya ve potansiyel karşılıklı ilişkiye entelektüel dört farklı biçimde yanıt verebilir:
fildişi kuleye çekilme, peygamberane bir yüzleşme, uzman danışmanlık, ya da teslimiyet.

Hakikat ile güç arasındaki uyumsuzluktan rahatsız olan entelektüel, siyasal alandan tamamen uzaklaşmayı seçebilir. Mevcut iktidarlara, Arşimet’in Romalı askere söylediği gibi şöyle diyebilir: “Çizdiğim daireleri bozma.” Michelangelo’nun, Floransa’nın kaderine kayıtsız kaldığı için eleştirdiği Leonardo da Vinci gibi, güzelliğin incelenmesinin tüm kalbini kapladığını ifade edebilir. Goethe’nin “Siyasal şarkı çirkin bir şarkıdır” sözüne katılarak, siyasal alan yokmuş gibi kendi seçtiği alanda iyi, doğru ve güzelin peşinden gidebilir. Nitekim Arşimet, Leonardo ve Goethe örneklerinde görüldüğü gibi, bu yol sayesinde entelektüel üretimin büyük eserleri ortaya çıkmıştır. Ancak fildişi kuleye çekilmek, sorunu çözmekten çok ondan kaçmak anlamına gelir. Bu tutum, entelektüel açısından özel bir çözüm sağlar; ancak hem felsefi boyutlarda hem de toplumun çıkarları açısından sorunu hâlâ çözümsüz bırakır.

İkinci olarak, entelektüel siyasal alanın dışında kalarak entelektüel konumunun bütünlüğünü koruyabilir; fakat kendisine özgü bilgi ve kavrayışın siyasal amaç ve süreçlerde etkili olmasını sağlamaya çalışabilir. Siyasetle ilgilenir ama kişisel olarak ondan mesafeli durur. Siyasal alanı dışarıdan gözlemler; onu, erişebildiği hakikat ölçütlerine göre yargılar ve aynı ölçütler adına ona öğüt verir. İncil’deki ifadeyle güce karşı hakikati söyler. Güce ne yapabileceğini ve ne yapması gerektiğini, neyin mümkün ve neyin gerekli olduğunu anlatır.

Siyaset hakkında söylediklerinin siyasal sonuçları olabilir; bu sonuçları duruma göre memnuniyetle karşılayabilir ya da üzüntüyle karşılayabilir. Fakat bu sonuçlar, onun hakikat arayışının doğrudan amacı değil, yalnızca bir yan ürünüdür; umulan ama doğrudan uğruna çalışılmayan sonuçlardır.

Bu tür siyasal sonuçlar özellikle örgütlü siyasal yapıları ve örgütlenmemiş akademik yapıları bakımından çoğulcu bir toplumda belirginleşir. Başkan bir politika kararı verdikten sonra bile, bu karar yorum ve uygulama yoluyla yönetimin daha alt kademelerinde tartışmaya açılabilir. (Dışişleri Bakanlığı’nın eski bir üst düzey yetkilisi bana bir zamanlar, 1930’larda Başkan Franklin D. Roosevelt’in Sovyetler Birliği’ne yönelik yeni politikasını nasıl sabote ettiğini gururla anlatmıştı.) Vietnam politikası konusunda hükümet içindeki anlaşmazlıklar ise artık kamuoyunun bildiği bir gerçek haline gelmiştir.

Politika konusunda bölünmüş olan hükümet yetkilileri, kendi konumları için aynı derecede bölünmüş bir akademik toplulukta destek bulurlar. Başka bir deyişle, akademik dünya, hükümet içinde çoğu zaman açıkça dile getirilemeyen ya da ifade edilemeyen politika pozisyonları için rasyonel argümanlar üretir. Entelektüel böylece, resmi politikanın sessiz ya da fısıltı halindeki savunusunun veya muhalefetinin sözcüsü haline gelir.

Entelektüel, yalnızca yürütme organı içindeki bastırılmış muhalefet için değil, aynı zamanda Kongre içindeki muhalefet için de bir işlev görür. Başkanlık gücünün muazzam ağırlığı, yürütme içindeki muhalefeti bastırmakla kalmaz; en azından Kongre’nin muhalefetini de köreltir. Zaman zaman bu iki hükümet kolu içindeki muhalefet öylesine sindirilmiştir ki, yalnızca hakikate bağlı olan entelektüelin eleştirel zekâsı neredeyse duyulabilen tek muhalefet sesi haline gelmiştir.

Son olarak, entelektüel siyasal alana bir uzman olarak girebilir. Bu durumda hükümetin amaç ve süreçlerini sorgulamaz; hükümetin faaliyet gösterdiği çerçeveyi veri olarak kabul eder. İktidar sahiplerine, belirli bir sonuca ulaşmak için bilmeleri gerekenleri ve bunu nasıl gerçekleştireceklerini söyler. Onaylayıp onaylamadığı belli bir hedef verildiğinde, o hedefe nasıl ulaşılacağı konusunda tavsiyede bulunur. Onu yönlendiren nihai ölçüt hâlâ hakikattir, güç değil; her ne kadar kendi hakikatini gücün hizmetine sunuyor olsa da.

Entelektüelin demokratik süreç için ve politikanın geliştirilmesi açısından bu hayati rolleri yerine getirmesini mümkün kılan şey, dış baskılara karşı sahip olduğu bağışıklıktır; bu bağışıklık akademik kadro güvencesi (tenure) aracılığıyla iş güvenliği şeklinde ortaya çıkar. Bu bağışıklık akademisyene hem fırsat hem de bir tür ayartı sunar. Akademisyen, iktidarı rahatsız edecek misillemelerden fazlasından korkmak zorunda kalmadan güce karşı hakikati söyleme özgürlüğüne sahiptir.

Beyaz Saray beni FBI ile tehdit edebilir ve Gelir İdaresi’nin gelir vergisi beyannamemi tekrar tekrar denetleyerek saatlerce zaman harcamasına yol açabilir; Savunma Bakanı’na Savunma Bakanlığı’ndaki danışmanlık görevimden beni kovmasını emredebilir, hükümet çevrelerinden beni uzaklaştırabilir ve toplumsal olarak dışlayabilir. Ancak, medya bana söz hakkı vermemesi için yapılacak baskılara direnmeye istekli olduğu sürece, ne geçim kaynağımı elimden alabilir ne de konuşma ve yazma özgürlüğümü ortadan kaldırabilir.

İktidar sahiplerinin ciddi müdahalelerinden bağışık olmak, akademisyenin politika oluşumu ve uygulanması açısından çeşitli önemli işlevleri yerine getirmesine olanak sağlar. Fakat aynı zamanda akademisyene iki ayartı da sunar: sorumsuzluk ve yozlaşma.

Akademisyen konuşabilir ama eylemde bulunamaz; söylediği sözlerin eylem dünyasında doğrudan bir sonucu olmaz. Bu nedenle söylediklerinin gerçek dünyada doğrudan çok az fark yaratacağını bilerek, ister bilgece ister düşüncesizce, ister akılcı ister ihtiyatsız biçimde konuşmakta özgürdür.

Devlet adamının sözleri ise başlı başına bir eylem biçimidir. Devlet adamının söyledikleri ve yaptıkları, baskı ve karşı baskılardan oluşan dinamik bir alanın ayrılmaz bir parçasıdır. Onun sözleri ve eylemleri hem bu baskıların sonucu hem de kaynağıdır. Bu yüzden sözleri ve eylemleri, ortaya çıktıkları ve etkilemek istedikleri koşullara dikkatle uyarlanmak zorundadır. Bu nedenle de, eylemden uzak duran entelektüelin sahip olabildiği mantıksal tutarlılık ve teorik saflığın gerisinde kalmaları kaçınılmazdır.

Entelektüel, devlet adamını bu ölçütlere göre yargıladığında kendi yetkinliğinin sınırlarını aşmış olur; çünkü bu ölçütlere taviz vermeden uyma lüksü yalnızca entelektüele aittir, devlet adamına değil. Örneğin ben, **John F. Kennedy yönetimini Küba Füze Krizi’ni ele alış biçimi nedeniyle eleştirebilirdim; çünkü benim vermem gereken bir karar yoktu ve söylediklerimin olayların seyrini doğrudan etkilemeyeceğini biliyordum. Başkan Kennedy bir başka vesileyle benim eleştirilerime karşılık, benim de onun oturduğu yerde oturmam gerektiğini söylemişti. Kennedy’nin bu sözünde haklılık payı vardı.

Gerçekten de entelektüel güce karşı hakikati söylemelidir; fakat aynı zamanda gücün, gücün somut koşullarını hesaba katmadan hakikate tam anlamıyla uyamayacağını da anlayışla karşılamalıdır.

Bu bağımsız konumlardan, entelektüelin iktidarın ajanına dönüşmesine yalnızca küçük bir adım vardır; üstelik bunu yaparken entelektüel görünümünü korur ve entelektüel prestijinden yararlanmaya devam eder. Bu noktada entelektüel artık hakikat ölçütlerine göre değerlendirilen bir entelektüel olmaktan çıkar ve bir ideoloğa, yani güç ölçütlerine tabi olan bir siyasal ajana dönüşür.

Böyle bir ideolog, halkın tutkularına aklın saygınlığını kazandırır ve güce hakikat görünümü verir. Politikacıların yaptıklarını yalnızca zorunlulukla — **Niccolò Machiavelli’nin yaptığı gibi — değil, aynı zamanda hakikat ve erdem adına da meşrulaştırır. Burada yaklaşık kırk yıl önce **Julien Benda’nın La Trahison des Clercs (Entelektüellerin İhaneti) adını verdiği durumla karşı karşıyayız. Bu ihanet yalnızca bir mesleğin başka bir meslekle değiştirilmesinden ibaret değildir; böyle bir değişim saygın ve hatta değerli olabilir. Asıl ihanet, bir mesleğin başka bir meslek adına sömürülmesidir: Güç peşinde koşan siyasetçilerin, hâlâ hakikat peşinde koşan entelektüeller gibi görünmelerini sağlayan sahte bir görüntü yaratılmasıdır.

İktidar sahipleri, amaç ve süreçlerini sorgulayan hakikat sesine dört farklı şekilde karşılık verebilirler: ona kulak verebilirler, onu susturabilirler, itibarsızlaştırabilirler ya da yozlaştırabilirler.

Hakikate kulak verirlerse, kendileri için mevcut olan en umut verici fakat aynı zamanda en karmaşık ve riskli yolu seçmiş olurlar. Bu yol umut vericidir; çünkü siyasal eylemi nesnel gerçeklikle uyumlu hale getirerek siyasal başarı olasılığını artırır. Ancak aynı zamanda risklidir; çünkü amaç ve politikayı aydınlatan hakikat bilinci, siyasal eylemi seçmenler için kabul edilebilir kılmak amacıyla hakikatin — artık bilinçli bir şekilde — inkâr edilmesi ve aldatma ile birlikte yürümek zorundadır.

Bu nedenle iktidar sahiplerinin hoşlarına gitmeyen bir hakikatle karşılaştıklarında izledikleri daha basit ve bu yüzden daha yaygın yol şudur: önce onu yozlaştırmaya, bunu başaramazlarsa itibarsızlaştırmaya, bunu da başaramazlarsa susturmaya çalışırlar.

Hükümetin yozlaştırma gücü, yozlaşmaya razı olanları ödüllendirme kapasitesinden gelir. İtibarsızlaştırma gücü ise iktidarın konuştuğu otoriteden ve kitle iletişim araçları üzerindeki etkisinden kaynaklanır. Susturma gücü ise kısmen yozlaştırma kapasitesine — çünkü suskunluk bir tür pasif yozlaşmadır — ve nihayetinde polis gücünün ve ceza yasalarının totaliter biçimde kullanılabilmesine dayanır.

(…)

II

Bununla birlikte, muhalif entelektüellerin itibarına yapılan bu doğrudan saldırı, hükümetin susturmayı ya da yozlaştırmayı başaramadığılara başvurduğu bir umutsuzluk eylemidir. Entelektüel dünyanın büyük kesimleri gerçekten de susturulmuş veya yozlaştırılmıştır. Bu özellikle hükümetin faaliyetleriyle profesyonel olarak ilgilenen kesimler için doğrudur. Örneğin, Vietnam savaşı karşıtlığını resmen dile getiren entelektüellerin listelerine bakıldığında, siyaset bilimcilerin sayıca görece azlığı dikkat çeker. Ayrıca kamuoyunda sessiz kalanların özel hayatta muhalefetlerini ifade etme sıklığı da göze çarpar.

Bazı entelektüeller, kamuoyunun bilmediği biçimde hükümet için yarı zamanlı çalışırken ya da kısa süre sonra hükümet pozisyonu kabul ederken, meslektaşlarına karşı alışılmadık bir şiddetle ve saf entelektüel nedenlerle izah edilemeyecek kadar dolambaçlı ve tutarsız argümanlarla saldırmışlardır. Son olarak, entelektüel olan ve düzenli olarak entelektüel dünyadan siyasete, siyasetten tekrar entelektüel dünyaya geçen tipler vardır; bu kişiler siyasi görüşlerini bu geçişlere ve siyasal görüş iklimindeki değişimlere göre değiştirirler.

Entelektüel topluluğun susmaya ve yozlaşmaya açık olmasının üç nedeni vardır: Amerikan toplumunun konformizmi, kişisel hırs ve hükümetin açıkça muhalefet etmeyenlere sunduğu teşvikler. Tarihî, etnik ve kültürel değerler ile kurumlar bakımından geleneksel toplumların sahip olduğu türden bütünleştirici unsurlardan mahrum Amerikan toplumu, hayatta kalabilmek için üyelerini hizaya sokmak üzere örgütlenmemiş sosyal baskılara güvenmek zorunda kalmıştır. “Normal adam” ya da “takımın bir üyesi” olmak — yani herkesin düşündüğünden ve yaptığından sapmamak — başlı başına bir erdem hâline gelmiştir. Mr. Justice Holmes’in dediği gibi: “Kanunlarla ilgili pratik bir eleştirim yok, yalnızca halkın ne istediğine bakarım.”

Bu uyum baskısı, kişisel hırsla güçlü bir şekilde pekişir. Özellikle hakikatin peşinde profesyonelce bağlı olan akademisyenler, güç — hem akademik hem de siyasi — arzularından bağışık değildir. Bu potansiyel uyumsuz hedefler arasında açık çatışma yaşamamak, kişisel hırsı tehlikeye atmadan hakikati sürdürmek için entelektüel, toplumun standartlarından sapmayan ve hükümet politikalarına muhalefeti davet etmeyen konulara yönelmek zorunda kalır. Böylece entelektüel “güvenli” konularla “güvenli” biçimde ilgilenir. Siyasetin tanımı gereği tartışmalı olan büyük meselelerde ise sessiz kalır. Susturulmaya ihtiyaç duymaz; kendisi susar. Bu meselelerle ilgili sessizlik, uyumun pasif tezahürüdür. Sessizlik, uyum ve hırsın gerekliliklerine minimal uyumun ifadesidir. Bu gerekliliklerin her ikisi de hükümetin sürdürdüğü politikaları olumlu destekleme şeklinde tamamlanır. Bu uyum büyük ölçüde entelektüellerin doğal, korunmacı taklit eylemidir.

Ancak hükümet, entelektüellerin suskunluğunu ve boyun eğmesini şansa bırakmaz. Elinde entelektüel dünya ile güvenilir bağlar kurmak için kullanabileceği çok çeşitli, ince ve sinsi araçlar vardır. Böylece Başkan Eisenhower’ın veda konuşmasında sözünü ettiği “askeri-endüstriyel kompleks” işaret edildiği üzere, bir akademik-siyasal kompleks tarafından yinelenir; burada hükümetin çıkarları büyük akademik grupların çıkarlarıyla ayrılmaz biçimde iç içe geçmiştir. Bu bağlar hem resmî hem de gayri resmîdir; daha tehlikelisi gayri resmî olanlardır, çünkü bunlar entelektüellerin sezilmez sosyal ve siyasi baskılara bilinçsizce uyum sağlamasını içerir.

Araştırma projeleri sözleşmelerinin hükümet ile üniversiteler arasında kurduğu yakın bağlantı son zamanlarda kamuoyunun dikkatine sunulmuştur. Böyle bir sözleşme üzerinde çalışan ya da böyle bir sözleşme üzerinde çalışma beklentisi içinde olan bir akademisyenin hükümetin temel politikalarını, ister sözleşmeli araştırmasında ister dışında, sorgulamayacağı açıktır. Bu nedenle hükümetin çıkarları ve beklentileri sadece sözleşmeli araştırmanın konusunu belirlemekle kalmaz; o konunun kapsamını ve belli ölçüde sonuçlarını da ince ince etkiler. Bu özel sınırlamaların ötesinde, hükümetle bağlantı, bilginin arayışının kapsamını ve yönünü daraltmaktan kaçınamaz.

Resmî sözleşmeye dayanan bu ilişkilerin yanı sıra hükümet, akademik topluluğu susturmak veya boyun eğdirme amaçlı bir dizi mesleki ve sosyal ödüle de sahiptir: atamalar, danışmanlıklar, yurt dışı seyahatler ve Beyaz Saray’daki sosyal etkinliklere davetler bunlardan bazılarıdır. Bu ödülleri ustaca vaat ederek, dağıtarak ve esirgeyerek, hükümet akademik topluluğun büyük bir kesimini dizgin altında tutar. Akademisyen bu ödüllerden birini kabul ettiğinde, hükümetle ince ve sinsice bir ilişkiye girer; bu ilişki bağımsız hakem konumunu istemeden bir müvekkil ve taraftar konumuna dönüştürür. Sonuç olarak entelektüel işlevi de dönüşür. Sosyal ödülleri ve mesleki avantajları hakikate olan bağlılığından daha çok değerli gördüğü ölçüde, entelektüel bir siyasal ideolog olur; hükümetin politikalarını ahlâkî olarak meşrulaştırır ve entelektüel olarak rasyonelleştirir. Ancak bunu yaparken bir akademisyen olarak sahip olduğu saygınlıktan yararlanır. Böylece bağımsız hakikati arayan birinin itibarı hükümetin hizmetine sunulur ve belirli bir tarafın ideolojik savunusu, entelektüel bir parlaklıkla kamufle edilerek nesnel gerçekmiş gibi sunulur.

Bu tür boyun eğdirme, resmî ya da sezilmez hükümet baskılarıyla yalnızca akademik topluluğa mahsus değildir; ülkenin tüm entelektüel yaşamına nüfuz etmiştir ve kitle iletişim araçlarında özellikle belirgindir. Umarız geleceğin bir tarihçisi, hükümetin hakikati bastırmak ve onu siyasi çıkarlarına göre bükmek için yürüttüğü geniş çaplı, sistematik ve büyük ölçüde başarılı çabaların öyküsünü yazar. Büyük gazeteler, pratikte Beyaz Saray tarafından görevlendirilmişken nesnel bir hükümet personeli ve süreçleri hesabı sunduklarını iddia eden makaleler yayımlamışlardır. Vietnam’da görevli bazı muhabirler ya resmî brifingleri olduğu gibi aktarmış ya da gerçeği özel bir Aesop diliyle saklamışlardır; çözmek için özel bir kavrayış gerekir. Bazıları geri döndüklerinde, sahadan gönderdikleri muhaberetlerde hiçbir iz bulunmayan gerçekleri bildirmişlerdir. Bazıları ise bu olgusal anlatılara mantıksal bağlantısı olmayan politika sonuçları eklemiştir.

Daha geniş bu entelektüel alan üzerinde, akademik toplulukta olduğu gibi, doğrudan hükümet ve sezilmez sosyal baskılar uygulanmakta; sosyal sağduyu ve siyasal çıkarcılığın başaramadığı şeyi doğrudan hükümet müdahalesi gerçekleştirmektedir: hakikati susturmak ve yozlaştırmak. Gerçekten de Amerika’nın entelektüelleri sindirilmiştir (raped); ama birçokları bu deneyimi beklemiş ve bundan zevk almaktadır.

Fakat hükümete en yüksek sesle bağlı olan entelektüeller bile yalnızca geçici olarak bağlıdır. Onlar güç uğruna çağrılarını ihanet ettiler. Ama gerçekte güç onların elinde değil; sadece saraydadırlar. Bu yüzden her an “Kral öldü, yaşasın kral!” diye bağırmaya hazırdırlar. Bazı entelektüel saraylıların, Kral John’un sarayına temkinli adımlarla girip Kral Lyndon’un sarayından çekilerek sahte iddia sahibi Robert’in yıldızı yükselirken çıkışa yöneldiklerini izlemek hem eğlenceli hem de üzücüdür. Başka bir deyişle, President Johnson’ın entelektüel ideologlarının desteği, yalnızca onun gücü elinde tuttuğu sürece vardır. Güç elinden kayarsa, entelektüel hizmetkârları yeni bir efendi aramaya koyulacaktır.

İşte burada hem **Lyndon B. Johnson’ın hem de Amerika’nın entelektüellerinin trajedisi yatmaktadır. Bu trajedi gücün kibirinden çok, onun körlüğünden kaynaklanır. Bu körlük, entelektüeller ile iktidar sahipleri arasındaki ilişkiyi çarpıtmıştır; oysa gördüğümüz gibi bu ilişki doğası gereği zaten huzursuz ve kırılgandır.

Bağımsızlıklarını korumuş olan Amerika’nın entelektüelleri, eşi görülmemiş büyüklükte bir başkanlık gücüyle karşı karşıyadır. Bu güç yalnızca onların desteğini istemekle yetinmemekte — ki buna hakkı vardır — aynı zamanda boyun eğmelerini de talep etmektedir. Bu entelektüeller, resmi makamların hakikate yönelik devasa kayıtsızlığı karşısında hakikate bağlılıklarını korumak zorundadırlar; üstelik bu kayıtsızlık, siyasal oyunun zorunluluklarının çok ötesine geçmektedir.

**John F. Kennedy’nin suikastı ve Vietnam Savaşı konusundaki resmî açıklamalar belki hâlâ devlet aklı (raison d’état) açısından gerekçelendirilebilir; fakat bu açıklamalar kamu görevlileriyle medeni bir kamusal tartışmayı neredeyse imkânsız hâle getirmiştir. Ancak mesele bundan farklıdır: hakikatle sürekli olarak keyfi biçimde oynamak, onu eğip bükmek ve bunu kamusal amaçlardan bağımsız biçimde yalnızca gücün yeni bir boyutunun tadını çıkarmak için yapmak bambaşka bir durumdur.

Başkan Johnson entelektüelleri yalnızca üniversite diploması sahibi kişiler olarak görür; onun yönetimine prestij kazandıran ve politikalarını iyileştiren fikirler sunan insanlar olarak. Oysa entelektüelin siyasal alan için işlevi bu değildir. Entelektüeller, bürolarında oturup siyasi otoritelerin alıp uygulayacağı ya da dosyalayıp kaldıracağı fikirleri üreten insanlar değildir.

Başkanın yeni fikirlere ihtiyacı yoktur — en fazla dar teknik anlamda olabilir. İyi yönetim için gerekli fikirler zaten kamu kayıtlarının bir parçasıdır. Başkanın ihtiyacı olan şey fikir değil, bilgeliktir; ve onu sağlamak, bağımsız entelektüelin doğal görevidir.

**Jakob Burckhardt’ın tarihçiler hakkında söylediği söz aslında tüm entelektüeller için geçerlidir:

“Onlar bizi bir günlüğüne zeki değil, sonsuza kadar bilge kılmayı amaçlar.”

Başkanın ihtiyacı olan şey, kendisine gücün kırılganlığını, kibrini, körlüğünü, sınırlarını ve tuzaklarını hatırlatmaya cesaret eden bir entelektüel günah çıkarıcıdır. Ona imparatorlukların nasıl yükseldiğini, nasıl çöktüğünü ve nasıl yok olduğunu; gücün nasıl çılgınlığa dönüştüğünü, imparatorlukların nasıl kül olduğunu anlatacak birine ihtiyacı vardır. Başkan bu sesi dinlemeli ve bundan ürpermelidir.

Elbette gücün ayrıcalığı böyle hatırlatmalara kulaklarını kapatmak ve kendi buyruğunu yerine getirmeyenlerin üzerinden kaba kuvvetle geçmektir. Gücün ayrıcalığı kendisini her şeye kadir sayabilmesidir. İngiliz Parlamentosu hakkında “bir erkeği kadına çevirmek dışında her şeyi yapabilir” denmiştir. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı da neredeyse her şeyi yapabilir. Hakikatle oynayabilir, onu çarpıtabilir ve istediği zaman bir kenara atabilir.

Ama yapamayacağı bir şey vardır: Hakikatin sesini susturamaz.

Bu ülkede ya da dünyanın herhangi bir yerinde güce karşı hakikati söyleyecek insanlar var olduğu sürece, hakikatin sesi en azından bazıları tarafından duyulacaktır. Eğer bir gün — teknolojik olarak mümkün olan — dünya çapında bir totalitarizm yeryüzündeki son hakikat sesini de susturacak olursa, o zaman **Immanuel Kant’ın ünlü bir sözünü değiştirerek şöyle denebilir: insanlığın var olmaya devam etmesinin artık hiçbir anlamı kalmazdı.

Entelektüeller için bu ilişkinin trajik yönü şudur: genel olarak doğru olan şey Amerikalılar için özellikle güçlü bir şekilde doğrudur — güçün bilge ve büyük olabilmesi için hakikate ihtiyacı vardır. Bu ulus, varlığını, kurumlarını ve ethosunu entelektüellik ile gücün nadir bir birleşimine borçludur. The Federalist Papers yalnızca pratik bir siyasal belge değildir; aynı zamanda siyasal hakikatin eşsiz bir derlemesidir. Abraham Lincoln ise güce bağlılık ile hakikate adanmışlığı siyasal başarıyla birleştirmiştir; tarih bunun benzerini pek az göstermiştir.

Bu nedenle çağdaş Amerika’da iktidar sahiplerinin bağımsız entelektüelleri reddetmesi her durumda akılsızca ve kendi kendini zayıflatıcı olurdu; fakat Amerika söz konusu olduğunda özellikle böyledir. Çünkü bu tutum siyasal alanı onun tarihsel bilgelik kaynaklarından ve nihai başarı temellerinden koparır. Entelektüeller ile siyasal alan arasındaki ilişkinin bu şekilde yanlış anlaşılması ve küçümsenmesi karşısında Amerika’nın entelektüellerinin yapabileceği tek şey vardır: kendi mesleklerinin kendilerine yüklediği sorumluluk olan hakikat ölçütüne göre yaşamak. Çünkü nihayetinde güç sahipleri de aynı ölçüte göre yargılanacaktır. Böyle yaparak entelektüeller yalnızca kendi mesleklerine değil, aynı zamanda uluslarının ruhuna da sadık kalmış olurlar. Çünkü Amerika, kör ve sınırsız biçimde izlenen bir güç üzerine değil, hakikat tarafından bilgilendirilen ve sınırlanan bir güç üzerine kurulmuştur.

 

Not: Metinde geçen power kelimesi hem güç hem de iktidar olarak aynı anlamda kullanılmıştır. 


Yazı Chat-GPT ile çevrilmiştir.


Hans Morgenthau, Truth and Power: Essays of a Decade, 1960-70, Praeger, 1970, s.13-29.