Uluslararası
İlişkilerde kuramsal çabanın tarihinin, bu anlamda, araçsal ya da amaç
yönelimli bir normatif gündeme bağlanabilmesine karşın, teorinin tam olarak ne
olduğu, hangi işlevleri yerine getirdiği ve nasıl bir karaktere sahip olduğu
hâlâ büyük ölçüde muğlaktır. Uluslararası İlişkilerde teori, çoğu zaman açık ve sistematik bir biçimde tanımlanıp düzenlenmiş bir kavram olarak değil; farklı anlamları ve çağrışımları üstü kapalı biçimde içinde barındıran bir sözcük olarak kullanılmaktadır. Teoriden
ne anladığımız ve teoriden ne beklediğimiz, yanıtlaması son derece güç sorular
oldukları için, nadiren açık biçimde sorulmaktadır. Bu durum yalnızca
Uluslararası İlişkiler için değil, genel olarak sosyal bilimler ve beşerî
bilimler için de geçerlidir; zira “teori” kavramı bu alanlarda o denli belirsiz
ve gevşek biçimde kullanılmaktadır ki, anlamı giderek muğlaklaşmaktadır.
Örneğin
teori sözcüğünün; bakış açısı, yaklaşım, paradigma, yöntem, hatta kişisel
kanaat ile birbirinin yerine kullanılması artık oldukça yaygındır. Öğrenciler
ve akademisyenler sıklıkla “bu konudaki teorim şudur…” gibi ifadelerle cümle
kurmakta; oysa gerçekte dile getirilen şey bir teori değil, bireysel bir inanç
ya da görüştür. Buna rağmen, teoriden söz ettiğimizde kastettiğimiz şeyin bu
olduğu konusunda pek az kişi hemfikir olacaktır. Zira teori, salt bir kanaat ya
da perspektiften çok daha gerekçelendirilmiş, analitik ve ayırt edici bir
düşünsel faaliyeti ifade eder.
Örtük
olarak hepimiz, teorinin; akıl yürütme, gözlem, düşünsel muhasebe, mantıksal
bağlantılar ve kimi zaman öngörü içeren güçlü bir entelektüel araç olduğunu
biliriz. Nicholas Onuf’un da belirttiği gibi teori, “son birkaç yüzyılda
Batı’nın en büyük entelektüel kazanımlarından biri”dir ve yalnızca bir faaliyet
değil, aynı zamanda bir fikir ve bir amaç olarak anlaşılmalıdır. Teorinin
amacı, “dünya ve kendimiz hakkında bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri” sistematik
bir bütün hâline getirerek yargıda bulunmaya elverişli bir zemin oluşturmaktır.
Ne
var ki, Uluslararası İlişkiler alanında bu tür teorinin görece kıt olduğu ileri
sürülebilir; mevcut teorik çalışmalar ise çoğu zaman, teorik çaba kılığına
bürünmüş ideolojik kanaatlerin baskınlığı içinde kaybolmaktadır. Chris Brown’un
da isteksizce kabul ettiği üzere, alanın talihsiz özelliklerinden biri, teorik
bilgi birikiminin yeterince kurumsallaşmamış olmasıdır; öyle ki “uluslararası
teori üzerine yazan her yazar, neredeyse konuyu sıfırdan icat etmek zorunda
kalmaktadır.” Yale Ferguson ve Richard Mansbach da bu değerlendirmeye katılır;
onlara göre Uluslararası İlişkilerde teori nadir bulunan bir varlıktır ve her
yeni lisansüstü öğrenci kuşağı, çoğu zaman ödünç aldıkları fikirlerin tarihsel
soy kütüğünün farkında olmaksızın, “eski teoriler deposunu” yağmalayarak
tekerleği yeniden icat etmektedir.
Uluslararası İlişkiler
alanında, bilgi birikimi inşa etmeye karşı belirgin bir isteksizlik göze
çarpmaktadır; bunun yerine, belirli aralıklarla “evi temizleyip” her şeye
yeniden başlamayı tercih ediyor gibiyiz. Bu anlayışa göre eski bilgi artık
geçerli değildir; yeni olanın ise kaçınılmaz biçimde daha iyi olduğu
varsayılır. Bu nedenle “büyük tartışmalar” düzenli aralıklarla yeniden sahneye
çıkar; disiplini bir kez daha bahar temizliğine tabi tutarken, kalıcı hâle
gelme riski taşıyan her şeyi geride bıraktığımızı ilan eden “yeni” çerçeveler
ve teorilerle müjdelenir.
Bunun sonucu, sürekli bir
(yeniden) icat etme ihtiyacıdır; bu süreç ise çoğu zaman daha önce açıklanmış
olgulara, yalnızca yeni adlar ve giderek daha teknik bir jargon eşliğinde,
sıradan ve tekrarlayıcı içgörüler kazandırmaktan öteye geçmez. Disiplindeki
birçok araştırmacı için bu tür gelişmeler, daha derin bir kavrayış üretmekten
ziyade, alan yazını bütünüyle görmezden gelme ya da en iyi ihtimalle ondan çok
sınırlı ölçüde yararlanma eğilimiyle birlikte artan bir kafa karışıklığı
yaratmıştır.
Yenilik peşinde koşmak,
kavramları yeniden formüle etmek ve teorileri tekrar tekrar icat etmek;
açıklama, analiz ve kuramsal bilgimizin derinleşmesi pahasına, başlı başına
itibar gören akademik uğraşlar haline gelmiştir. Uluslararası ilişkiler
literatürüne şöyle bir göz atmak bile, teori inşa etme çabalarının ne denli
geçici heveslere dönüştüğünü görmek için yeterlidir. Yöntemsel açıdan
geleneksel-klasik yaklaşımlardan davranışçılığa, oradan da günümüzün reflektivist yaklaşımlarına kadar her yolu denedik. Teorik düzeyde ise adeta
devasa bir külliyat oluşturacak kadar çok teori icat edildi: İşlevselcilik,
sistem teorisi, bağlantı siyaseti (linkage politics), bağımlılık teorisi, dünya sistemi teorisi,
karmaşık karşılıklı bağımlılık, uzun döngüler teorisi, entegrasyon teorisi ve
rejim teorisi bunlardan sadece birkaçıdır.
Şüphesiz,
disiplinin kuruluşundan bu yana uzun bir yol kat ettik; ancak başka açılardan
bakıldığında, sanki hiç yol almamış gibiyiz. Brown’ın da isabetle belirttiği
gibi, her birimiz neredeyse her zaman yeniden başlangıç noktasına varıyoruz;
tekerleği yeniden icat etmiyorsak bile, en azından bir daire çizerek
dolaşıyoruz. Çalışmamıza nereden başlayıp nerede bitireceğimizi, disipliner
sınırlarımızı nereye yerleştirip kuramsal dayanaklarımızı nereye asacağımızı
bilme ihtiyacı, hiçbir zaman tatmin edici biçimde yanıtlanmış görünmemektedir.
Örneğin
iktisat öğrencileri Adam Smith ve Ulusların Zenginliği ile; sosyoloji
öğrencileri Max Weber, Émile Durkheim ve Karl Marx ile; siyaset felsefesi
öğrencileri ise Platon’un Devleti ve Aristoteles ile işe
başlayabilirler. Peki Uluslararası İlişkiler öğrencileri nereden başlamalı ve
hangi kuramsal araçlarla yola çıkmalıdır? Uluslararası İlişkiler teorilerini
mi, diplomasi tarihini mi, devletler arası rekabeti ya da işbirliğini mi, küresel
siyasetin yapısını mı, karar alma süreçlerini ve dış politikayı mı, ticareti
mi, rejimleri mi, uluslararası hukuku mu, stratejik çalışmaları mı,
uluslararası örgütleri mi, uluslararası politik ekonomiyi mi, yoksa aktör
olarak ulus-devleti mi incelemeliyiz?
Kısa
ve en bariz yanıt şudur: Evet, bunların hepsini incelemeliyiz; ya da hayır, bireysel
araştırmacılar olarak bunların hepsini incelememiz mümkün değildir. İşte
teoriyle ilgili sorun tam da burada ortaya çıkar: Ne hakkında bir teori, kimin
için, tam olarak ne yapmak üzere, nasıl ve neden? Ferguson ve Mansbach gibi ben
de tekerleği yeniden icat etmiş, en baştan başlamış ve Brown’ın işaret ettiği
gibi kendimi sıfırdan başlarken bulmuş durumdayım.
Belki de çalışmamızın sonu, bizi yeniden başlangıca —o temel ontolojik ve epistemolojik sorulara— geri götürmesinde yatmaktadır; zira bu sorular kendi üzerlerine katlanarak yeniden ortaya çıkar. Belki de bu, Sokratik dersin ta kendisidir. Son, başlangıçtadır: Ne yapmaya çalıştığımızı, neyi başarmak istediğimizi ve neyi umut ettiğimizi daha iyi açıklayabilen bir biçimde tekerleği yeniden tanımlamakta. Çünkü bunlar zorunlu olarak sürekli ve tekrarlayan hedefler değildir. Aksine, değişirler; fakat bu değişim esas olarak usule ilişkin düzeyde gerçekleşir. Sistemik düzeyde ise, Uluslararası İlişkiler dikkate değer bir süreklilik sergiler: yakın dönemde ulus-devlet bağlamında, tarihsel olarak ise çatışan epistemik topluluklar arasında güvenlik arayışı bağlamında. Teori, yöntem ve perspektifteki çeşitlilik, epistemik ilişkilerimizdeki bu görece sürekli tekrar ve yinelenme örüntülerinden değil; bağlama göre değişen ve bu ilişkileri daha iyi açıklama çabamızla şekillenen prosedürel-yöntemsel yaklaşımlardan kaynaklanır.
Dolayısıyla
Uluslararası İlişkilerde teori, bu bağlam içinde anlaşılmalıdır; teorinin
sürekli olarak yeniden icat edilmesi ise yalnızca “disiplinin kendi içindeki
değişim ve tartışmaların” bir sonucu değil, aynı zamanda “sosyal bilimlerin
diğer alanlarında ortaya çıkan yeni fikirlerin etkisinin” ve “gerçek dünyadaki
gelişmelerin yarattığı etkinin” bir sonucudur.
Ne de olsa teori bir toplumsal inşadır; toplumsal baskılara, beklentilere ve
arzulara açıktır ve ancak bu bağlamlar içinde kurulduğu ölçüde anlam kazanır. Bu
durum, varlığı Birinci Dünya Savaşı’yla sarsılan bir toplumsal-siyasal
bağlamdan doğmuş, İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarı karşısında alarm durumuna
geçmiş ve Fred Halliday’in de belirttiği gibi, odağını “paradigmalar arası
tartışmalar kadar” belirleyici biçimde şekillendiren Soğuk Savaş koşulları
altında olgunlaşmış bir disiplin olan Uluslararası İlişkiler için yeterince
açıktır.
Teorinin ne ölçüde gerçek ya da algılanan toplumsal ihtiyaçlar tarafından yönlendirildiğini ve bizlerin de bu ihtiyaçlardan doğan anlamlılık, teşhis, reçete, eylem ve çözüm taleplerine ne kadar duyarlı olduğumuzu zaman zaman unutuyoruz. Bunda yanlış bir şey yoktur. Kendi adıma teoriyi teori uğruna savunmuyorum. Zevk için okumak ya da metinlerarasılıktan haz almak bir uğraştır; fakat bir entelektüel hedef değildir ve bu tür ilgiler, bu sanatları besleyen beşerî bilimler içinde yerini bulur.
Uluslararası İlişkiler ise toplumsal bilimler içinde rastlantı sonucu yer almış değildir; zaman zaman ne kadar belirsiz ifade edilirse edilsin ya da biçimsel teori dili, rasyonel-aktör modelleri ve bilimsel–teknik jargonun arasında ne kadar gömülü kalırsa kalsın, bir toplumsal yetkiye (social charter) sahiptir. Nitekim bu toplumsal yetki —barışı arama, düzeni sürdürme, savaşı önleme ve topluluk inşa etme hedefleriyle tanımlanabilecek bir yetki— Uluslararası İlişkiler disiplinini tüm çeşitliliği içinde kurmaya başlayabileceğimiz zemini oluşturur.
Fred Halliday, uluslararası ilişkileri üç temel unsurdan oluşan bir yapı olarak kavramsallaştırır: “devletlerarası”, “ulusötesi” ve “sistemik”. Halliday’e göre bu üç unsur, “çok sayıda uzmanlaşmaya ve farklı kuramsal yaklaşıma imkân tanır.” Bu çerçeve içinde, disiplin içindeki çeşitli alt alanlar ya da uzmanlaşmalar bu kurucu unsurlardan her birine odaklanır: örneğin karar alma süreçleri ve dış politika uluslararası ilişkilerin devletlerarası boyutunu ele alırken; uluslararası örgütler sistemik boyuta, uluslararası politik ekonomi ise ulusötesi boyuta yoğunlaşır. Her ne kadar uzmanlaşmaları bakımından birbirlerinden ayrışsalar da, bu yaklaşımların tümü ortak bir disipliner çatı altında birleşir. Bu çatı, her ne kadar tam olarak netleştirilmemiş olsa da, akademik faaliyetlerimizin ardındaki motivasyonu şekillendiren toplumsal yetki (social charter) tarafından tanımlanan bileşik bir çerçevedir. Ancak çoğu zaman bu birliktelik pek görünür değildir; zira uzmanlaşmanın doğası, hepimizin içinde yer aldığı daha geniş meta-kuramsal projeyi gözlerden saklar. Nasıl ki tek bir ağaca aşırı odaklanmak ormanı görmeyi engelliyorsa, Uluslararası İlişkilerin tek bir dalına yoğunlaşmak da disiplinin bütününü görmeyi zorlaştırır.
Belki de Uluslararası İlişkilerdeki süreğen kriz hissinin kaynağı budur. Zaman zaman kendi uzmanlık alanımızdan başımızı kaldırdığımızda, yalnızca büyük bir karanlıkla karşılaşır ve bu geniş disipliner proje içinde tam olarak nerede durduğumuzu ve diğer uzmanlık alanlarıyla nasıl ilişkilendiğimizi sorgulamaya başlarız. Perspektivizm, parçalanma ve çoğulculuk yönündeki yakınmalar, bizleri dikkat çekmek için yarışan, birbirinden kopuk ilgi alanlarına sahip aktörler gibi gösterir; üstelik araştırma gündemlerimizi hızla sürdürürken bunların gerçekten bir bütün oluşturup oluşturmadığından da emin değilizdir. Bu koşullar altında disipliner evimiz, her biri kendi bakış açısına gömülmüş ve diğer odalarda neler olup bittiğinden habersiz yeni odalar ekledikçe, bölünmüş bir yapı görünümü kazanır. Oysa ileri sürülebilir ki, bu durum disiplinin kendisinden kaynaklanan bir krizden ziyade, disipliner evimizin sınırlarını, odalarını ve bu odalardan görünen manzaraları sistematik biçimde kodlayıp haritalandıramamamızın bir sonucudur.
Bizim disipliner yapımız durağan değil, dinamik bir mekândır. Sürekli yeni odalar ekler, bazılarını yıkar, yeniler, yeniden düzenler ve giderek artan bir hızla yeniden inşa ederiz. Bu evin mimari özellikleri sürekli değişirken, odaları birbirine bağlayan geçitler ve koridorlar çoğu zaman ya belirsiz bırakılır ya da varsayım olarak kabul edilip açıklanmaz. Nitekim disipliner yenilenmeler çoğu kez mimari bir plan doğrultusunda değil, kuramsal yeniliklerden ziyade ampirik gelişmelerin itmesiyle gerçekleşir. Uluslararası İlişkilerde teori çoğu zaman sonradan gelir: örneğin realizmi gözlemlemedik; bunun yerine savaş, anarşi ve güvensizlik olgularını deneyimledik ve bunları açıklamak için realist teoriyi geliştirdik. Benzer biçimde, uluslararası ilişkilerin bu üç kurucu unsuru ile bunların barındırdığı çeşitli uzmanlık alanları ve yaklaşımlar arasındaki ilişkileri anlamlandırmak, aralarındaki geçiş yollarını görünür kılmak ve her bir yaklaşımın daha geniş disipliner projeyle bağlantısını açığa çıkarmak için teorinin de bu yapının üzerine inşa edilmesi gerekir.
İşte Uluslararası İlişkilerde teorinin işlevi tam olarak budur: doğası gereği çok sayıda konu alanına dağılan ve dallanan bir inceleme nesnesi üzerine kavramsal bağlantılar dayatmanın bir aracı olmak. Bu bağlamda teorinin görevi, disiplinin toplumsal yetkisinin (social charter) kodifikasyon süreci olarak görülebilir. Bu, yalnızca uluslararası teorinin “olması gerekenlerini” değil, aynı zamanda “olanlarını” da analiz eden; böylece bu iki uğraşı—olgusal olan ile normatif olanı—uzlaştırmaya çalışan zahmetli bir meta-kuramsal projedir. Bu proje, uluslararası gerçekliklere ilişkin ampirik araştırmalar yürütürken, aynı zamanda bu gerçeklikleri daha iyi hâle getirmeyi amaçlayan normatif hedeflere katkıda bulunma arzusuyla kuşatılmıştır. Pratikte Halliday, bunun üç kurucu unsurun —“devletlerarası”, “ulusötesi” ve “sistemik” boyutların— kuramsallaştırılmasını gerektirdiğini öne sürer: bu unsurlar arasındaki ilişkilerin niteliğini, her birinin diğerleri üzerindeki karşılıklı etkilerini ve tarihsel değişimin, bu karşılıklı ilişkilerin dinamikleri üzerindeki sosyal, siyasal ve ekonomik sonuçlar bağlamındaki etkisini açıklamayı. Bu çerçevede teorinin işlevi yalnızca uluslararası tarihi açıklamak değil, aynı zamanda bu tarihin belirli yönlerinin tekrar edilmesinin taşıdığı tehlikelere karşı eğitici ve uyarıcı bir rol üstlenmektir.
Bu
ikinci boyut, gelecekteki dünyamıza ilişkin etik değerlendirmeleri içeren
normatif bir süreçtir; aynı zamanda bu geleceğin neden ve nasıl inşa edilmesi
gerektiğine dair argüman üretmeyi ve başkalarını ikna etmeyi de kapsar.
Dolayısıyla teorinin işlevi iki yönlüdür:
(1) Uluslararası olguları yalnızca kendi başlarına değil, belirli bir bağlam
içinde bilme, anlama ve açıklama arzusu;
(2) Zarara yol açan yönlerin önlenebileceği umuduyla, uluslararası ilişkilerin
belirli boyutlarını şekillendirme, yönlendirme ve kontrol etme isteği.
Kimberly
Hutchings, bu ikili niteliği şu şekilde ifade eder:
“Uluslararası
ilişkiler, özellikle savaş dönemlerinde, araştırmacının inceleme nesnesiyle
kurduğu ikili ilişkiyi—hem bilimsel gözlemci hem de ahlaki yargıç olma
hâlini—en açık biçimde görünür kılan sosyal bilim alanlarından biridir. Sosyal
bilimciler olarak nesnemizi anlamak ve açıklamakla yükümlüyüz; ahlaki varlıklar
olarak ise onu yargılamak ya da değerlendirmek zorundayız.”
Belki
de Uluslararası İlişkilerin incelenmesini ve kuramını muğlak kılan şey tam
olarak budur; ya da Nicholas Rengger’in ifadesiyle, disiplinin “indirgenemez
akışkanlığı ve bağlamsallığı—merkezinin her yerde, çevresinin ise hiçbir yerde
olması” durumu. Gelecek dünyalara dair normatif tartışmalar ya da mevcut
dünyalara yönelik eleştirel değerlendirmeler (uluslararası teorinin “olması
gereken” boyutu) gibi doğası gereği belirsiz bir etkinliğe katı sınırlar
dayatmak, açıkça uygunsuz bir tepkidir. Bu durum, bize konusunun kaldırmayacağı
ölçüde kesinlik dayatılmaması gerektiğine dair Aristoteles’in uyarısını ihlal
edenlerin “ciddi bir hata” yaptığını hatırlatır.
Uluslararası
teorinin normatif, ahlaki ve eleştirel boyutlarının; idealizmin ve eleştirel
düşüncenin koridorlarında serbestçe dolaşmasına, nasıl düşündüğümüz üzerine
düşünmesine ve nasıl yazdığımız üzerine yazmasına mutlaka izin verilmelidir.
Ancak bu, bu entelektüel girişimin amacından sapılması için bir davet değildir.
Amaç, nasıl anladığımız üzerine eleştirel düşünmek ve bu anlayış yoluyla daha
iyi dünyaların nasıl mümkün olabileceğini kavramaktır.
Normatif
teorinin de bir çevresi, bir dış sınırı vardır; bu sınırın ötesinde ele alınan
meseleler artık Uluslararası İlişkilerin ilgi alanına girmez. Bunu kabul etmek,
postmodernistlerin iddia ettiği gibi belirli yaklaşımları “marjinalleştirmek”
anlamına gelmez; aksine bazı sorunların disiplinimizin kapsama alanının dışına
düşmeye başladığını teslim etmektir.
Sorun
elbette, disiplinimizi nasıl merkezileştireceğimiz ve onun kapsam alanını
(purview) nasıl belirleyeceğimiz meselesidir. Ancak bu da teorinin görevidir.
Üstelik teori, disiplinimizin tanımının sürekli bir süreç olduğunu kabul etmek
zorundadır; zira bağlamsal olarak bakıldığında, ele aldığı sorunlar ve
meseleler tarihsel koşulluluğa bağlı olarak değişmektedir. Diğer sosyal
bilimlerin aksine, Uluslararası İlişkilerin sınırları tematik ve entelektüel
bakımdan geçirgendir. Kuşkusuz Uluslararası İlişkilerin üzerinde yükseldiği bir
sistemik çerçeve vardır; ancak uluslararası politikanın toplumsal olarak inşa
edilmiş doğası, teori tarafından hesaba katılması gereken çeşitlenme ve
farklılaşmalara yol açar.
Bu
durum, Uluslararası İlişkiler çalışmasında yapı ile tarih arasındaki süreklilik
arz eden gerilim olarak bilinir ve “birey ile toplum ya da başka bir ifadeyle
eylem ile yapı arasındaki refleksif ontolojik ilişkinin” anlaşılmasını son
derece karmaşık hâle getirir. Bu temel ilke, toplumsal inşacılığı önceleyen
postmodernistler ile yapıyı merkeze alan realistler arasındaki temel tartışma
noktası olarak görülebilir. Daha somut biçimde ifade etmek gerekirse, buradaki
anlaşmazlık teorinin temsili niteliği üzerinedir: Teori gerçekliği mi temsil
eder, yoksa teori, temsil süreci içinde gerçekliği bizzat mı inşa eder?
Kişinin
entelektüel eğilimine bağlı olarak, bilgiyi temellendirmek için uygun kuramsal
aksiyom olarak ya ontoloji ya da epistemoloji tercih edilir. Bugüne kadar bu
iki yaklaşım arasındaki uçurumu hiçbir “ekol” başarıyla kapatabilmiş değildir.
Postmodernistler büyük ölçüde yapıyı ihmal eder; faillerin özgür iradelerini
bir dizi metinlerarası ilişkiler ağı içinde kurulu olarak görürler. Onlara göre
açıklama ve anlama zemini, ontolojik olgular dünyasına başvuran bir teoride
değil; yorumlama, algılama ve fikirlerin, sözcüklerin ve anlamların yeniden bir
araya getirilmesiyle oluşan epistemolojik anlatılarda ve tarihsel büyük
yorumlayıcı inşalarda yatar.
Realistler
ise buna karşılık yapısal yorumları tercih etme eğilimindedir; kimi zaman
tarihsel değişim bağlamında failin önemini göz ardı ederler ve ontolojinin
epistemolojiden önce geldiğini savunurlar. Roger Spegele’nin belirttiği gibi:
“Uluslararası
ilişkilerin ne olduğu konusunda bir tür uzlaşıya varmayı hedefleyen söylemsel
bir tartışma yürütülmedikçe, ideal olarak nasıl incelenmesi gerektiğine dair
anlamlı metodolojik önerilere ulaşmamız mümkün olmayacaktır.”
Bu nedenle disiplin içindeki entelektüel araştırmanın düğüm noktaları iki temel pozisyondan ayrışma eğilimi gösterir: postmodernistler için epistemolojik inceleme, realistler için ise ontolojik açıklama. Özellikle ikincisi, disiplin içindeki kuramsallaştırma üzerinde önemli bir etki yaratmış; postmodernistlerin savunduğu biçimiyle teoriyi epistemoloji olarak görmek yerine, ontolojiyi bizzat teori olarak ele alma eğilimini güçlendirmiştir. Örneğin Martin Wight, Uluslararası İlişkilerin incelenmesi ile normatif teorinin birbirini dışlayan alanlar olduğunu düşünmüştür. Ona göre Uluslararası İlişkiler teorik bir alan değildir; zira insanın güç ve hayatta kalma gibi temel içgüdüleriyle ilgilenir. Güç, devlet sanatı ve diplomasi yalnızca gözlemlenmeli, betimlenmeli ve kayda geçirilmelidir. Teorik değerlendirmelerin Uluslararası İlişkiler çalışmasına girebileceği tek alan ise, uygun analiz birimleri ve düzeyleri üzerine yürütülen ontolojik tartışmalarla sınırlı olmalıdır.
Uluslararası
İlişkilerdeki teorik tartışmaların büyük bir bölümü, bu nedenle, neyi
incelediğimiz ya da incelememiz gerektiğinin açıklığa kavuşturulması etrafında
şekillenmiştir. Açıklamadan önce betimleme gelmiştir. Teorik söylemi büyük
ölçüde ontolojik tartışmalar oluşturmuş; bu durum, epistemolojik meselelerin ya
da bilginin sosyolojisine ilişkin soruların çoğu zaman dışarıda bırakılmasına
yol açmıştır. Uluslararası siyasetin kendine özgü alanını, pratiklerini ve bu
alan içinde işleyen varlıkları tanımlamak, teorinin temel görevi olarak
görülmüştür.
Örneğin
realizm, uluslararası siyaseti anarşik bir sistem içinde egemen birimler
arasındaki güç ilişkilerinin etkileşimi olarak kavrayan bir doktrin olarak, ontolojik
betimlemeyi teorinin ilk ve asli adımı sayar: Önce betimlenemeyen bir şeyin
açıklanması mümkün değildir. David Dessler’in de savunduğu üzere, ontoloji
açıklamadan önce gelir ve bir teorinin “açıklayıcı gücünün temelini” oluşturur.
Ontoloji, “açıklayıcı bir söylemin somut göndergelerini” tanımlar; başka bir
deyişle, teorinin varsaydığı ve açıklamalarında başvurduğu gerçek-dünya
yapılarından (şeyler, varlıklar) ve süreçlerden oluşur.
Ancak
realistler için ontoloji yalnızca betimleyici değildir. Aynı zamanda, “belirli
türden varlıklar” ile bunlar arasındaki “ilişkiler ya da bağlantılar” arasında
kurduğu nedensellik süreçleri sayesinde açıklayıcı bir çekiciliğe de sahiptir.
Bu nedenle realistler açısından uluslararası siyasetin ontolojik betimi hem bir
araç hem de bir amaçtır: Devletin-aktör-olarak gözlemlenmesi, anarşinin ve güç
arayışının yapılaşmış olgular olarak tanımlanması ve egemenlik varsayımı ile
çıkar çatışmaları temelinde devletler arasındaki ilişkilerin betimlenmesi;
savaşın nedenlerini, diplomasinin amaçlarını ve güvenlik ihtiyacını açıklamayı
mümkün kılar.
Kenneth
Waltz’un da ifade ettiği gibi teoriler, ilişkilerin neden ve nasıl ortaya
çıktığını gösterir:
“Teori,
sınırları belirlenmiş bir faaliyet alanının zihinsel olarak oluşturulmuş bir
tasviridir. Bir teori, bir alanın örgütlenişini ve onu oluşturan parçalar
arasındaki bağlantıları betimler.”
Bu
bağlamda, Uluslararası İlişkiler disiplininde ontolojik yaklaşımın en önemli ve
doruk noktası, kuşkusuz, Waltz’un Uluslararası Politika Teorisi adlı
eseridir.
Ontolojiye
dayalı teori biçimleriyle ilgili elbette sorunlar vardır. Postmodernistler bu
teori anlayışını doğal olarak reddederler ve bunda bütünüyle haksız da
değildirler. Realizm eleştiriden muaf değildir; yapısal realizm ise hiç
değildir. Ancak aynı şey postmodernizm için de geçerlidir. Ne var ki mesele bu
değildir. Burada amacım realizmi postmodernizme karşı savunmak ya da
postmodernizmi Uluslararası İlişkiler alanının bütünüyle dışına itmek değildir.
Aksine, daha saldırgan biçimleriyle teorinin yapısökümünü ve hatta ortadan
kaldırılmasını hedefleyen postmodernizme karşı, teori kurumunun kendisini
savunmaya çalışıyorum. Aynı zamanda, yalnızca epistemolojik tartışmalarla
yetinmek isteyenlere karşı, teorinin ontolojik boyutunu savunuyorum.
Uluslararası
İlişkilerde teoriden söz edebilmek için, ontolojik betimleme ilk adım olmak
zorundadır. Uluslararası siyasetin alanı önceden tanımlanmadan, bu alan içinde
işleyen varlıklar ve süreçler belirlenmeden teorik çaba bütünüyle anlamsız hale
gelir. Aksi takdirde disiplin, Uluslararası İlişkiler olmaktan çıkarak
felsefeye dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır; böylece, anlamaya çalıştığımız
toplumsal dünyayla bağını koparmış, sonsuz bir metafizik düşünüm içine
hapsolur.
Elbette
bu durum, geçmişte yapılan hataları mazur göstermez. Disiplin içinde
pozitivizmin baskınlığı nedeniyle Uluslararası İlişkiler uzun süre
epistemolojik sorgulamadan yoksun bir ontolojik betimlemeye yönelmiştir. Thomas
Biersteker’in özellikle vurguladığı üzere, alandaki araştırmacılar çoğu
zaman kendi çalışmalarının epistemolojik temellerini sorgulama gereği
duymamışlardır. Ancak Biersteker’in de hatırlattığı gibi, teori geliştirmek ve
bilgi üretmek, hem ontolojik betimlemenin hem de epistemolojik açıklamanın
dikkatli ve dengeli biçimde kullanılmasını gerektirir. Bunlar teorik söylemin
birbirini dışlayan boyutları değil, bizzat söylemin inşası için zorunlu olan
temel unsurlardır.
Bu
boyutlardan birine diğerinin pahasına aşırı ağırlık verilmesi, William Kreml ve
Charles Kegley’e göre, Uluslararası İlişkiler araştırmalarının bugün hâlâ temel
meselelerde uzlaşmaya varamamasının başlıca nedenidir. Bu meseleler şunlardır:
(1) Hangi temel soruların sorulması gerektiği,
(2) Temel analiz birimlerinin ne olduğu (örneğin devletler mi yoksa devlet dışı
aktörler mi),
(3) Farklı soruların hangi analiz düzeylerinde ele alınması gerektiği,
(4) Hipotezlerin hangi yöntemlerle sınanacağı ve temelsiz çıkarımların nasıl
önleneceği,
(5) Kuramsal ilerlemenin hangi ölçütlerle değerlendirileceği ve
(6) Uluslararası barışa, refaha ve adalete götürecek bilgiyi üretmek için
araştırmanın nasıl örgütlenmesi gerektiği.
Açıkça
görüldüğü üzere, bu sorunların tamamı hem ontolojik hem de epistemolojik
boyutlar içermektedir. Bu da bize Uluslararası İlişkilerde teoriye giden yolun
uzun ve zahmetli olduğunu; yalnızca ne bildiğimizi değil, bildiklerimizi nasıl
bildiğimizi de sorgulamayı gerektirdiğini hatırlatmaktadır.
Bu metin Chat-GPT ile çevrilmiştir.
Darryl S. L. Jarvis (2000)