29 Aralık 2025 Pazartesi

Uluslararası İlişkilerin Kurucu İsimleri - 100 yaşında!

 Kenneth Waltz (1924 -2013) - 100 yaşında!

https://x.com/rasulalmammadov/status/1857489229489516635

https://x.com/rasulalmammadov/status/1787030661053690140

https://x.com/rasulalmammadov/status/1807413374910611573








Ernst Haas (1924-2003) - 100 yaşında!

Uluslararası İlişkiler disiplininin kurucu isimlerinden, inşacılığın kurucu babalarından biri olan Haas, 'güç dengesi teorisi, Avrupa entegrasyonu, uluslararası rejimler, küresel yönetişim, milliyetçilik, BM ve bilimsel bilgi, bilim insanları ve dünya düzeni arasındaki etkileşim konusundaki anlayışımıza katkıda bulunmuştur'.

Google Scholar'da 105.000'den fazla atıfı olan Haas, 20'den fazla kitap ve 56 makale yayımlamıştır.

Yetiştirdiği öğrenciler; John Ruggie, Emanuel Adler, Susan Sell, Ben Schiff, and Jack Donnelly ve . (Ayrıca Robert Keoane ve Peter Katzenstein da kendisinden etkilenmiştir.) 

Karşılaştırmalı siyaset alanından ise; Philippe Schmitter, David Latin, Ian Lustick, Rudy Sill, and Beverly Crawford. Karşılaştırmalı siyaset alanından ise; Philippe Schmitter, David Latin, Ian Lustick, Rudy Sill, and Beverly Crawford.

The European Journal of Public Policy dergisi onun katkılarıyla önem kazanmıştır.

Detaylı okumak için bkz.

 https://x.com/rasulalmammadov/status/1872952532307263700

 

Susan Strange (9 June 1923 – 25 October 1998)

https://x.com/rasulalmammadov/status/1874013668297388134

 


Robert W. Cox (1926 - 2018)



Peter J. Katzenstein (1945 - ) 80!
Katzenstein, Uluslararası İlişkiler disiplininde köprü kurucu (bridge-builder) isimlerin başında gelmektedir. 1970’lerin ortasından itibaren en üretken akademisyenlerden biri olmuş ve entelektüel yörüngesi, karşılaştırmalı siyasetten uluslararası ilişkilere, politik ekonomiden inşacılığa kadar farklı çalışma alanlarının bütüncül bir şekilde anlaşılmasına öncülük etmiştir. Benjamin Cohen, onu Uluslararası Politik Ekonomi alanındaki en etkili yedi isimden biri olarak tanımlamıştır. 2008 yılında 2700 akademisyen arasında yapılan TRIP anketinde katılımcıların %40’ı, rasyonalizm-inşacılık ayrımı yerine bir senteze ulaşılması gerektiğini ifade etmiş ve son yılların en etkili 20 ismi arasında Katzenstein, 9. sıradan listeye girmiştir.  

50 yılı aşkın akademik yaşamında 48 kitabın yazarlığını ve editörlüğünü yapmış, ayrıca sayısız makale yayımlamıştır. 1982-2022 yılları arasında Cornell Üniversitesi’nin Politik Ekonomi dizisinin editörlüğünü üstlenerek 5,7 milyon doları bulan ve 373 binden fazla satış yapan 148 kitabın yayımlanmasını sağlamıştır. Aralarında Joseph Grieco ve David Lake’in de bulunduğu 65’ten fazla öğrenciye tez danışmanlığı yapmış ve bir o kadar öğrencinin de tez komitesinde yer almıştır. Ayrıca 2020 yılında Johan Skytte Ödülü’nü kazanmıştır.



Friedrich Kratochwil (1944 -) 80 yaşında!





 

 

27 Aralık 2025 Cumartesi

Review of International Studies Dergisi – 50. Yılında En Çok Atıf Alan Çalışmalar

RIS dergisi 2024 yılında 50 yılını kutladı ve Twitter'da 2024 yılı boyunca her hafta ilgili yılın en çok atıf alan çalışmalarını paylaştı. Bu liste derginin Uluslararası İlişkiler'deki dönemsel tartışmaları nasıl yakaladığını görmek adına önemli. 

 

1975'ten beri RIS dergisinde her yılın en çok atıf alan 50 çalışması:

1975: “E.H. Carr and international relations” by Graham Evans.

1976: “Martin Wight and the theory of international relations: The Second Martin Wight Memorial Lecture” by Hedley Bull

1977: “The development of international environmental law” by Patricia Birnie.

1978: “Conceptual thinking about the individual in international law” by Rosalyn Higgins.

1979: “Thomas Hobbes and the external relations of states” by Murray Forsyth.

1980: “Elite opinion and defence policy: air power advocacy and British rearmament during the 1930s” by Uri Bialer.

1981: “The English school of international relations: a case for closure” by Roy E. Jones.

1982: “The Marshall Plan, Britain and the cold war ” by William C. Cromwell.

1983: “The Hegelian state and International polities” by Andrew Vincent.

1984: “Sovereignty: ground rule or gibberish? ” by Alan James.

1985: “E. H. Carr and political realism: vision and revision” by William T. R. Fox.

1986: "Theories of foreign policy: an historical overview" by Steve Smith.

1987: "Mediating estrangement: A theory for diplomacy " by James Der Derian

1988: "Hegemony and strategic culture: American power projection and alliance defence politics" by Bradley S. Klein.

1989: "Hegemonic stability theory: an empirical assessment" by Michael C. Webb & Stephen D. Krasner.

1990: "Western Europe's presence in the contemporary international arena" by David Allen & Michael Smith.

1991: "Security and emancipation" by Ken Booth.

1992: " Multilateralism and world order" by Robert W. Cox.

1994: "The embarrassment of changes: neo-realism as the science of Realpolitik without politics" by Friedrich Kratochwil.

1995: "Explaining the resurgence of regionalism in world politics" by Andrew Hurrell

1996: "Identity and security: Buzan and the Copenhagen school" by Bill Mcsweeney

1997: "The concept of security" by David A. Baldwin

1998: "The myth of the ‘First Great Debate’" by Peter Wilson

1999: "Civil society at the turn of the millennium: prospects for an alternative world order" by Robert W. Cox

2000: "Integrating theories of international regimes" by Andreas Hasenclever, Peter Mayer, & Volker Rittberger.

2001: "Human rights and the social construction of sovereignty" by Christian Reus-Smit.

2002: "International peacebuilding and the ‘mission civilisatrice’" by Roland Paris

2003: "Cosmopolitanism and global citizenship" by Bhikhu Parekh

2004: "The state as person in international theory " by Alexander Wendt.

2005: "Ontological security and the power of self-identity: British neutrality and the American Civil War" by Brent Steele.

2006: "The postcolonial moment in security studies" by Tarak Barkawi and Mark Laffey.

2007: "Is critical theory always for the White West and for Western imperialism? Beyond Westphilian towards a post-racist critical IR" by John Hobson.

2008: "Fear no more: emotions and world politics" by Emma Hutchison and Roland Blieker.

2009: "The resurgence of the ‘Region’ and ‘Regional Identity’: theoretical perspectives and empirical observations on regional dynamics in Europe" by Anssi Paasi .

2010 :"Saving liberal peacebuilding" by Roland Paris.

2011: "Gendered practices of counterinsurgency" by Laleh Khalili

2014: "Between dominance and decline: status anxiety and great power rivalry " by Tudor Onea.

2015: "Governing the world at a distance: the practice of global benchmarking" by Joel Quirk & André Broome.

2016: "Norm antipreneurs and theorising resistance to normative change" by Alan Bloomfield.

2017: "Contestation ‘all the way down’? The grammar of contestation in norm research" by  Holger Niemann & Henrik Schillinger.

2018: "Moral authority and status in International Relations: Good states and the social dimension of status seeking" by William C. Wohlforth, Benjamin de Carvalho, Halvard Leira & Iver B. Neumann.

2019: "Feminist everyday political economy: Space, time, and violence" by Juanita Elias & Shirin M. Rai.

2020: "Images, emotions, and international politics: the death of Alan Kurdi" by Rebecca Adler-Nissen, Katrine Emilie Andersen & Lene Hansen

2021: "Military responses to COVID-19, emerging trends in global civil-military engagements" by Fawzia Gibson-Fall.

2022: "Relational revolution and relationality in IR: New conversations" by Milja Kurki.

2023: "Machine learning political orders" by Louise Amoore.

 

Daha fazlası için bkz.

https://www.cambridge.org/core/journals/review-of-international-studies/all-issues



 


26 Aralık 2025 Cuma

Profesör Van Doren Meselesi Üzerine - Hans Morgenthau (1959)

50 milyon insanın dinlediği yarışma programında 14 hafta boyunca soruları kendisine verilen bir profesörün suçu ortaya çıktıktan sonra kamuoyundakı tartışmalara yönelik Morgenthau'nun yayımladığı yazı.


Bir örnek: “Twenty-One” adlı bilgi yarışmasında (Van Doren) şu gibi soruları yanıtlıyordu: “Karadeniz, iki boğaz ve daha küçük bir deniz aracılığıyla Ege Denizi ile bağlantılıdır. (1) İki boğazın, (2) daha küçük denizin ve (3) Karadeniz’e kıyısı olan dört ülkenin adını söyleyin.” Tereddüt ederek, yüzünü buruşturarak, dudağını ısırarak, ses geçirmez cam kabinde kulaklıklarını düzelterek, alnındaki teri silerek, Bay Van Doren, görünüşte çok zorlu bir zihinsel mücadelenin ardından şu cevabı verdi: “Boğaziçi ve Çanakkale Boğazı. Marmara Denizi. Rusya, Türkiye, Romanya ve ... Bulgaristan.”

Gazete Başlığı: ''Bir başka profesöre göre, birçok Amerikalının bir profesörün hakikatten sapmasını mazur görme eğilimi, merhameti değil, toplumumuzun ahlaki körlüğünü açığa vuruyor.''

''Charles Van Doren vakasının olguları kayıtlara geçmiştir. Bu olgulardan daha önemli olan, ulusun onlara verdiği tepkidir. Bu tepki en ciddi kaygıyı doğurmakta ve en dikkatli çözümlemeyi hak etmektedir. Van Doren olayı, Amerika tarihinde iki anlamda büyük bir olaydır. Daha önce de bilinen, fakat belki hiçbir zaman bu denli çarpıcı biçimde açığa vurulmamış olan bazı Amerikan toplumu özelliklerini görünür kılmakta ve Amerikan toplumunun tam kalbine uzanan bir ahlaki sorunu gündeme getirmektedir. Amerika’nın Van Doren hakkında söylediklerinde, Amerika’nın kendi ahlaki dokusu açığa çıkmaktadır. Van Doren’ı yargılayarak Amerika, aslında kendisi hakkında hüküm vermektedir.

Bu, Tweed, Teapot Dome ya da Insull skandalları gibi bir siyasal ya da ticari yolsuzluk vakası değildir. Siyasal ve ticari alanlarda parasal yolsuzluk beklenmelidir. Zira bu alanların nihai değeri iktidardır ve servet iktidarın bir kaynağı olduğundan, parasal yolsuzluk olasılığı — belirli bir tarihsel dönemde fiili yolsuzluğun yaygınlığı az ya da çok olsun — bu alanların yapısına içkindir. Pek çok siyasetçi ve iş insanı yozlaşmıştır, bazıları ise yozlaşmazdır; fakat mesleklerinin doğası gereği hepsi yolsuzlukla iç içedir, ona dokunmasalar bile onunla karşılaşırlar. Siyasal ve ticari yolsuzluğa verilen kamusal tepki, yolsuzluğun kendisi kadar öngörülebilirdir. Bu olgunun aşinalığı, özellikle de birçok seyircinin erdemini yalnızca günaha girme fırsatı bulamadığı için koruduğu düşünüldüğünde, kayıtsızlığı besler. Kamuoyu ancak rezaletin büyüklüğü alışılmış sınırları aştığında öfkeye kapılır; yolsuzluk uygulamaları, örtük rüşvet gibi bazı suçlara kayıtsız kalan ama açık şantaj gibi diğerlerini mahkûm eden siyasal ve ticari törelere aykırı düştüğünde ya da karşı partiden veya rakip kesimden tanınmış bir figür suçüstü yakalandığında tepki yükselir. Siyasal ve ticari yolsuzluğun gündeme getirdiği ahlaki sorun, insanın yanılabilirliği sorunundan ibarettir. Umabileceğimiz ve çabalayabileceğimiz en iyi şey, bunun tezahürlerini sınırlamak ve yol açtığı kötülüğü hafifletmektir.

Van Doren vakası ise farklı ve çok daha derin bir sorun ortaya koymaktadır. Bu vaka, nihai değeri ne iktidar ne de servet olan, hakikatin esas değer olduğu bir alanda ortaya çıkmıştır. Profesör, hayatını “öğretmeye” (profess) adamış bir kişidir ve öğretmeye taahhüt ettiği şey ise, kendi gözüyle gördüğü gerçeklerdir. Bir profesörün yalan söylemesi, profesörlük mesleğinin özünü inkar eden ahlaki bir kusurdur Yalan söyleyen bir profesör, kamusal iyiyi özel çıkara feda eden bir siyasetçiye ya da hile yapan bir iş insanına benzemez. O, daha ziyade, iyileştirmeye yeminli olduğu hâlde sakat bırakan ve öldüren bir hekime benzer. O, uyması gereken ahlaki kuralı yalnızca yozlaştıran biri değil, onu ortadan kaldıran kişidir.

Amerikan toplumunun tepkisi, işte bu eylemin doğası göz önünde bulundurularak yargılanmalıdır. Sorunla doğrudan yüzleşilmelidir. Şüpheci bir çekingenlikle ellerini yıkayan bir Pontius Pilatus’a burada yer yoktur. İşte bu nedenle, kamuoyunun kayda değer bir kesiminin tepkileri en büyük kaygıyı doğurmaktadır. Temsilciler Meclisi’ndeki dokuz üyenin tanıklığı dinlemesinin ardından, beşi Van Doren’a övgü dolu sözlerle hitap etmiş, onu “takdir etmiş”, “övmüş” ve kendisine “şükranlarını” sunmuştur. İki Kongre üyesi, Columbia Üniversitesi ve National Broadcasting Company’deki görevlerinden alınmaması umudunu dile getirmiş; komite başkanı ise onun için “büyük bir gelecek” öngören bir nutuk atmıştır. Komite üyelerinden yalnızca biri meslektaşlarının övgülerine açıkça karşı çıkmıştır. Ancak o bile, meselenin gerçek özünü — bilim insanının hakikate yönelik özel yükümlülüğünü — kavramış görünmemektedir.

Basında aktarıldığı kadarıyla Van Doren’ın öğrencilerinin çoğunun yorumları da farklı değildir. Biri ona “bir insan olarak güven duyduğunu” söylemiş ve onu “iyi bir beyefendi” olarak nitelemiştir; bir başkası “yaptığının yanlış olmadığını” düşünmüş; üçüncüsü ise istifasının kabul edilmesini “çok haksız” bulmuştur. Altı yüz elli öğrencinin imzasını taşıyan bir dilekçe, yeniden işe alınmasını talep etmiştir. Tepkileri kayda geçen öğrencilerden hiçbiri, bu vakanın gündeme getirdiği ahlaki soruna dair en küçük bir sezgi bile göstermemiştir. Birçok başyazı ve okur mektubu için de aynı durum geçerlidir.

Peki, sıklıkla kınanması gerekeni öven ve en iyi ihtimalle gerçek soruna kayıtsız kalan bu ahlaki yargı sapması nasıl açıklanabilir? Kongre’nin tepkisinin açıklaması basittir. Van Doren’ı onaylayan beş Kongre üyesi, siyasal davranışın genel ölçütlerini akademik alana uygulamıştır. Van Doren vakasını, itiraf edip yeniden nispeten dürüst siyasetçilerin saflarına dönen bir suçlunun hoşgörüyle, anlayışla, hatta onayla karşılanabileceği, sıradan bir siyasal yolsuzluk örneği gibi görmüşlerdir. Ne var ki siyasetçilerin bu kayıtsızlığı, Amerikan demokrasisinin adeta dokusuna işlenmiş olan daha derin bir soruna, ahlaki bir ikileme işaret etmektedir.

Bu, nesnel davranış ölçütleri ile çoğunluk yönetimi arasındaki ikilem; zaman ve mekândan bağımsız olarak doğru olan ölçütlere düşünce ve eylemde uyum ile belirli bir toplumda, belirli bir zamanda geçerli olan ölçütlere uyarlanma arasındaki gerilimdir. Amerika, insanların yaratmadığı, fakat şeylerin doğasında bulduğu bazı apaçık doğruların tanınması üzerine kurulmuştur. Ne var ki Amerikan toplumu ve daha da özel olarak Amerikan demokrasisi, giderek, o anın seçkinleri ya da çoğunluğu tarafından kabul ediliyor gibi görünen değerlere uyum sağlayarak yaşamıştır. Yargıç Holmes’un meşhur sözü — “yasalar konusunda, kalabalığın ne istediği dışında pratik bir ölçütüm yoktur” — bu çözümlemenin klasik ifadesidir. Aynı tutum, bir Kongre üyesinin Columbia Üniversitesi’nin “aceleci davranmaması”, Van Doren’ın açıklamasına yönelik kamuoyunun tepkisini görmek istemesi yönündeki temennisinde de dile getirilmiştir.

Burada, uygar bir toplumun ahlaki omurgasını oluşturan nesnel ölçütler çözülmektedir. Bir insanın ne yapması ya da yapmaması gerektiği artık, yıldızlar kadar değişmez nesnel yasalara göre değil, en son kamuoyu yoklamasının sonuçlarına göre belirlenir hâle gelmektedir. Geçici olarak kamuoyuyla aynı hizadan çıkmış olduğu için başı derde giren birinin, yeniden sıraya girebilmesi için yapması gereken tek şey, duruma göre yavaşlamak ya da hızlanmaktır; böylece hem kendisiyle hem de dünyayla her şey yeniden yoluna girecektir. Ahlaki yargı bu şekilde günlük bir plebisit meselesine dönüşür; ahlaken iyi olan şey, kalabalığın istediği ve hoşgördüğü şeyle özdeş hâle gelir.

Öğrencilerin ahlaki okuryazarsızlığı ise daha zor açıklanmaktadır. İnsan, öğrencilerin — toplumun talepleri tarafından henüz inançlarını uzlaşmaya zorlanmamışken — hakikati keşfetme ve ona tanıklık etme gibi soylu bir uğraşın çırakları olduklarını düşünmek ister. Onların, yalan söyleyen bir profesöre, ilahiyat öğrencisinin Tanrı’ya küfreden bir rahibe baktığı gibi bakmaları gerekir. Peki, üstün zekâya ve terbiyeye sahip olduğu varsayılan, hakikat meselesine özellikle duyarlı olması beklenen genç bir insan, bu ahlaki mesele karşısında nasıl bu denli bütünüyle duyarsız olabilir? Bu gençler, ahlaki bir duyuyla, tıpkı görme duyusuyla doğdukları gibi doğmuşlardır. Onları — en azından öğrencilikleri sırasında — yaşamaları gereken ahlaki ölçütlere karşı kim körleştirmiştir?

Yanıt, Van Doren’ın kendisini de üreten aynı alanda aranmalıdır: akademik dünya. Van Doren ile öğrencileri arasındaki dayanışmanın derin bir anlamı vardır. Kamuoyu sorumluluğu televizyona, reklama, iş dünyasına ya da öğretmenlerin düşük maaşlarına yüklemişken, hem öğretmeni hem de öğrencileri eğiten akademik sisteme işaret eden neredeyse hiç kimse olmamıştır.

Hakikatin keşfine ve aktarılmasına adanmış bir yükseköğretim sistemi, onu yaratmış, sürdürmüş ve kullanan toplumdan ayrı bir şey değildir. Akademik dünya, toplumda egemen olan değerlere ortak olur ve onlara uyma yönündeki toplumsal baskılara maruz kalır. Hakikatin ne olduğu konusundaki anlayışı bile, Amerikan toplumunda egemen olan görecilik anlayışının izlerini taşır; bu tür bir hakikati öğreterek de Amerikan zihni üzerindeki egemenliğini pekiştirir. Bununla birlikte, bu tür bir hakikate bağlılık bile, toplumun değerleri ve talepleriyle çatışmaya mahkûmdur. Toplum içindeki uyum baskısı ne kadar güçlüyse ve akademisyenin zenginlik ve iktidar gibi değerlere bağlılığı ne kadar kuvvetliyse, ahlaki hakikat bağlılığını toplumsal avantaj uğruna feda etme yönündeki ayartı da o kadar güçlü olur.

Bu çelişkili bağlılıklar arasındaki gerilim genellikle bir uzlaşmayla sonuçlanır. Bir yandan, akademisyenin hakikate bağlılığı toplumsal olarak kabul edilebilir sınırlar içinde tutulur; örneğin toplumun tabuları araştırmanın dışında bırakılır. Öte yandan, toplumsal hırslar, ihtiyatla tanımlanmış bir hakikat arayışına ciddi biçimde müdahale etmekten alıkonur. Hakikat bu şekilde sınırlandırıldıkça, ona yönelik arayış kendi asli amacından sapar ve böylece yozlaşır.

Akademik yelpazenin uç noktalarında iki küçük grup bulunur. Bunlardan biri, toplumun duymak istediğini söyleyerek hakikati tahrip edenlerdir. Diğeri ise, toplumun duymak istemediğini söyleyerek toplumu tahrip edenlerdir. Çağdaş Amerika, ilk gruba katılmak için — yani hakikati yalnızca yozlaştırmakla kalmayıp ona ihanet etmek için — muazzam ayartılar sunmaktadır. Bu süreçte akademik dünya, giderek iş ve siyaset dünyasının bir kopyasına dönüşme eğilimi gösterir. Devletin, iş dünyasının ve vakıfların sunduğu zenginlik ve iktidar ayartılarına karşı, akademisyenin elinde, kendisi için de toplum için de artık kuşkulu bir şey hâline gelmiş olan hakikate adanmış onurundan başka koyabileceği bir şey yoktur. Yozlaşmadan ihanete geçiş, ahlaki açıdan büyük, fakat uygulama bakımından küçük bir adımdır.

Peki, devlet, iş dünyası ya da bir vakıftan — ki bu neredeyse standart bir uygulama hâline gelmiştir — yanıltıcı gerekçelerle 129.000 dolar almak ile aynı miktarı bir televizyon sponsorundan yanıltıcı gerekçelerle almak arasında ne fark vardır? Fark, ahlaki bakımdan değil, yalnızca teknik bakımdan vardır. Van Doren ve öğrencileri, akademik nezaketler korunduğu sürece, zenginlik ve iktidar uğruna hakikate ihanet edilmesini mazur gören bir dünyada biçimlenmişlerdir.

Van Doren’ın dünyasında Amerikan toplumu, kendi dünyasını — iş ve siyaset dünyasını, zenginlik ve iktidar dünyasını — seyreder. Toplum, onu mahkûm edemez; çünkü onu mahkûm etmek, kendisini mahkûm etmek anlamına gelir. Bunu yapmaya istekli olmadığı için de, ilkini yapamaz. Bunun yerine, eylemi mazur görme kusurunu, fail için duyulan merhamet ve hayırseverlik erdemleriyle karıştırarak onu aklamaya yönelir. Ne var ki, Van Doren’ı mahkûm etmeyi reddederek, kendisini mahkûm eder. Çünkü bu tutum, uygar toplumun sonunun başlangıcına işaret eden bir ahlaki körlüğü itiraf etmek anlamına gelir.''


Bu yazı Chat-GPT ile çevrilmiştir. 

1. Reaction to the Van Doren Reaction; The willingness of many Americans to condone a professor's lapse from truth, another professor says, reveals not compassion but our society's moral obtuseness. - Hans Morgenthau

2. A Tale of Two Frauds - Justus Reid Weiner  

3. Charles Van Doren, a Quiz Show Whiz Who Wasn’t, Dies at 93 

4. Bir okuma için bkz. "Çürümenin" Sosyolojisi - İbrahim Berkkan Karataş


20 Aralık 2025 Cumartesi

Analiz üzerine Atasözleri ve Deyimler

Akıl akıldan üstündür ama bir analizin diğer analizden bir üstünlüğü yoktur.

Analiz kimde ise Süleyman odur.

Analizciye malum olur.

Analizle kalkan zararla oturur.

Analizle peynir gemisi yürümez.

Bin ölçüp bir biçmeli ya da bir ölçüp bin analiz yapmalı.

Çıkmadık analizden umut kesilmez.

Dağ dumansız analizci hatasız olmaz.

Düz oturup eğri analiz yapmalı.

Eski analiz düşman olmaz, yenisinden vefa gelmez.

Görünen köy teori istemez, bir analiz yeter.

Grok çıktı, mertlik (analiz) öldü.

Her işin başı analiz.

İki karpuz bir koltuğa sığmaz ama her konuda analiz bir zihne sığar.

Kimse yoğurdum ekşi demez, yine kimse de analizim hatalı demez.

Papaz her gün pilav yemez, ama analiz yapmakdan da geri durmaz.

Tatli analiz teorisyeni yerinden çıkarır.

 

..................................

Ben karşının analizcisiyim.

Hatasız analizci olmaz, hatamla sev beni.

Maşallah dediğim analiz üç gün yaşamıyor.

Yeni yasaya göre, evliliklerde eşin her konuda analiz yapması boşanma nedenidir.

Pis bir gerçek canım analizi berbat edemedi, çünkü her şerbete göre analiz vardır.

 

(...daha sonra güncellenecektir.)

https://x.com/rasulalmammadov/status/2002285668228051416

2 Aralık 2025 Salı

Uluslararası İlişkiler: Post-pozitivist Dönemdeki Bazı Temel Çalışmalar

Kitapta yer alan diğer (Uluslararası Politik Teori-Liberalizm-Realizm-İngiliz Okulu- Uluslararası Politik-Ekonomi) zaman çizelgeleri için bkz. 

Knud Erik Jørgensen (2017) International Relations Theory: A New Introduction, 2nd Edition, Figures, s. xi

29 Kasım 2025 Cumartesi

Bir Siyaset Bilimci'nin Doğuşu – James N. Rosenau

Burada, Maine’de sessiz bir göl kıyısında, beş uzun yıl boyunca omuzlarımda ağır bir yük gibi duran tezin nihayet tamamlanmasının ardından, tamamen dinlenmeye ayrılmış olmasını beklediğim bir tatilin ortasında, tezime ilişkin düşünceler istemeden de olsa zihnime yeniden üşüşüyor. Yine de burası düşünmek için ideal bir mekân: Suyun karşı kıyısında, yakınlardaki ormanların uzak dağlara karıştığı yerde hem ağaçları hem de ormanı görmek mümkün—yeni bir doktora sahibinin alışık olmadığı bir manzara.

I

Geriye dönüp bakıldığında, bir doktora sürecine ne denli büyük bir zihinsel ve psikolojik enerjinin sarfedilebildiğini fark etmek şaşırtıcıdır. İnsan, uzun çalışma saatlerini, zorlu sınavları ve tıp ile hukuk öğrencilerinin eğitimine özgü yoğun rekabeti sıkça duyar. Ancak kaç kişi, genç bir doktor ya da avukat adayının sınavlarını ertelediğini veya mezuniyet gereklerini yerine getirmekte oyalandığını duymuştur? Oysa böyle davranışlar, akademisyen olmayı hedefleyenler arasında neredeyse olağandır.

Lisansüstü eğitimini hızlı ve sorunsuz biçimde tamamlayan öğrenci sayısı, eğitimini bir türlü bitiremeyen ya da ciddi düzeyde erteleme, tereddüt ve kendini hırpalayarak bitirenlerle karşılaştırıldığında oldukça azdır. Dahası, doktora öğrencilerinin korkuları ve hayal kırıklıkları, çoğu zaman hocalarının ve danışmanlarının tüm iyi niyetli telkinlerine kapalıdır. Herhangi bir mesleğin kıdemlilerinin yeni gelenlere, üniversite hocalarının yaptığı kadar cesaret verip veremeyeceğinden de şüpheliyim. Nitekim zaman zaman, yetenekli ama sorunlar yaşayan bir öğrencinin bu engeli aşmasına yardımcı olmak için, yeterlilik sınavlarını geçeceğini neredeyse garanti eden bir danışmandan bile söz edilir. Hatta bazı programlar, etkili çalışmayı zorlaştıran psikolojik gerilimleri azaltmak için kurumsal düzenlemeler getirmiştir. Artık pek çok kurum, yeni öğrencilerin psikolojik tehlikeler ve önlerinde bekleyen resmi gereklilikler hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlayan bir dizi derse katılmalarını şart koşuyor.

Ne var ki, tüm bu güçlükler insafsız ve acımasız bir sistemden değil, bizzat öğrencilerin kendilerinden kaynaklanmaktadır; zira sistemin katı ve yoğun talepleri kadar, gösterilen düşünceli ve sevecen “babacan” yaklaşım da, doktora öğrencisinin kendi yoluna koyduğu öz-kuşkuya (ve belki de öz-acımaya) karşı etkili olamamaktadır. Peki neden? Ve neden bu durum akademik kariyere özgü böylesine belirgin bir nitelik taşımaktadır? Bazı psikanalistlere göre, bir doktora derecesi edinmek yetişkinliğe erişmenin simgesidir; ancak sorun yaşayan doktora öğrencisi çeşitli nedenlerle bu yaşam evresinden bilinçdışı düzeyde kaçınmak istemektedir. Yetişkin olmak, anne babasıyla aynı düzeyde konuma sahip olmak, statü kazanmak, bir unvana sahip olmak, yükümlülükler üstlenmek demektir—ki tüm bu durumlar, çocukluğu rekabet ve sorumluluk korkusuyla biçimlenmiş birey için son derece ürkütücü ve tehdit edicidir. Oysa tam da bu koşullar, doktora derecesinin elde edilmesine eşlik eder. Yeni bir doktora sahibi artık öğrenci olmanın sağladığı güvenlikten yararlanamaz; zamanını nasıl geçireceğini ve ne öğreneceğini başkalarının belirlediği konumda değildir. Artık başkaları onu yetişkin, bilgili ve sorumlu biri olarak görecek, hatta zaman zaman ona “doktor” diye hitap edeceklerdir. Dahası, hocaları artık onun “üstleri” değil, meslektaşları olacaktır (babalarından çok kardeşleri gibi). Hatta bir gün onları geçme ihtimali bile vardır. Bu ise, bir anlamda “baba figürüyle” başarılı rekabet anlamına gelir: Hem heyecan verici hem de dehşet uyandırıcı bir düşünce (“Bu dönem yeterlilik sınavına hiç girmesem mi—ya geçersem?”).

Bu yorumun, doktora öğrencisinin neden tıp ve hukuk öğrencilerine kıyasla psikolojik güçlükler karşısında çok daha hassas göründüğünü açıklamadığı ileri sürülebilir. Sonuçta M.D. (tıp doktoru) ve LL.B. (hukuk lisansı) dereceleri de yetişkinliğin ve mesleki hayata girişin sembolleridir. Öyleyse, çözümlenmemiş çocukluk korkuları neden tıp ve hukuk fakültelerini rahatsız etmemektedir? Muhtemelen bir psikanalist şöyle yanıt verecektir: Tıp ve hukuk gibi alanlar kariyere giden çok daha belirgin ve kesin yollar sunar; tıp ya da hukuk öğrencisi yetişkinliğe geçişi zaten tamamlamış, kendisini ise önceden belirlenmiş hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik teknik bir eğitim almakta olan kişi olarak tanımlamıştır. Buna karşılık doktora öğrencisi, on ya da on beş yıl sonra ne yapıyor olacağına karar vermek zorunda kalmamıştır. Dolayısıyla, geleceğe ilişkin kesinlik duygusunun çözebileceği çocukluk korkularını hâlen taşıyor olabilir. Üstelik isterse, yaşına rağmen hâlâ beş yaşından beri yaptığı gibi okula gittiğini hatırlatarak yetişkinliği daha da erteleyebilir.

Akademik bir kariyere hazırlanmayı, diğer tüm mesleklerin eğitiminden psikolojik açıdan daha riskli hâle getiren, aynı derecede önemli başka bir etken daha vardır: tez. Ders almak, bilgiyi tüketmektir; bu bilgi daha sonra sınavlar aracılığıyla ölçülür. Bu süreç öğrenciden öğrenciye hız ve beceri açısından değişse de, özü itibarıyla teknik bir faaliyettir ve yeni verilerin ve düşünme biçimlerinin edinilmesinden ibarettir. Buna karşılık tez yazmak, bilgi üretmektir. İkincil kaynaklara dayansa ya da başkasının eserinin çevirisi veya yorumlanması niteliğinde olsa bile, tez öğrencinin kendi içsel kaynaklarından beslenen özgün bir yaratıdır. Dolayısıyla, tıp ya da hukuk fakültesindeki akranlarının aksine doktora öğrencisi kendi imkânlarına geri itilmiştir. Artık yalnızca bir tüketici değil, aynı zamanda bir üreticidir. Katkı sunmak, ortaya koymak ve yaratmak zorundadır. Bu yüzden tezine böylesine yakın ve duygusal biçimde bağlanması, ona ebeveynlerin çocuklarına karşı hissettikleriyle benzer bir sevgi–korku karışımı duyguyla yaklaşması şaşırtıcı değildir. Yine şaşırtıcı değildir ki, ortaya koyduğu ürünün her yönünden tamamen tatmin olmadığı sürece hiçbir öğüt veya teşvik, öğrenciyi tezini tamamlayıp teslim etmeye yönlendiremez. Çünkü temel bir anlamda, doktora öğrencisi tezinin başlıca yargıcı olarak kendisini konumlandırır. O, kendisinin en sert eleştirmeni olup, danışmanının ve tez komitesinin bu alandaki kıdemli meslektaşlarından bile talep etmeye cesaret edemeyeceği bir mükemmellik düzeyini kendisinden beklemektedir.

Tezin yaratıcısı açısından taşıdığı anlam da psikanalitik yoruma fazlasıyla açıktır. Hatta bazıları, tezin yetişkin bir bireyin doğumunun dokuzuncu ayını temsil ettiğini bile söyleyebilir. (Nitekim, bir meslektaşımın bana derece verildiğini duyduğunda “uzun, karanlık tünelden çıkmış olmamdan” dolayı tebrik etmesinde rastlantısal olmayan imgelerin de payı olabilir.) Ancak daha derin psikolojik anlamları ne olursa olsun, tez süreci kuşkusuz benzersiz bir deneyimdir. Sanat alanı dışında, hangi meslek yeni adaylarından alana giriş ölçütü olarak yaratıcı bir yenilik ortaya koymalarını bekler? İş insanlarının, doktorların, avukatların, mühendislerin, kamu görevlilerinin ve benzerlerinin kırklı ve ellili yaşlarında yenilikçi ve üretken olmaları beklenir. Buna karşılık, bir akademisyenden henüz yirmili yaşlarının başında mesleğine özgün bir katkı sunması istenir. Böyle bir düzenlemenin bilgelik derecesi ne olursa olsun (ve bunu sorgulamıyorum), doktora öğrencisinin zaman zaman bocalamaya, kendinden şüphe etmeye ve ilerlemesini düzensiz bir tempoda sürdürmeye hakkı olduğu açıktır. Tıp veya hukuk eğitiminde mezuniyet şartı olarak özgün bir katkı sunmanın zorunlu tutulması hâlinde, bu okullarda sorun yaşayan öğrenci oranının kayda değer ölçüde artacağını tahmin ediyorum.

II

Elbette, bir teze yatırılan duygusal enerjinin somut entelektüel sonuçları da vardır. Bunlardan en önemlisi, “Bunu nasıl biliyorum?” sorusunun sürekliliğidir. En azından benim durumda, başarılı bir tez tamamlama kaygılarım yazdığım her cümlenin geçerliliğini sorgulamaya ve yeniden sorgulamaya beni zorladı. Kanıtın niteliğine, güvenilirlik ölçütlerine, olgu ile çıkarım arasındaki ayrımlara ve karmaşık olgular hakkında kesin ve nihai sonuçlara ulaşmanın imkânsızlığına karşı olağanüstü bir duyarlılık geliştirdim. Sağlam yöntemler kullanmanın gerekliliğini genel hatlarıyla kavramak bir şeydir—ki bütün doktora öğrencileri bu konuda belli bir düzeyde ustalık kazanır ve alanlarındaki başlıca eserlerin yöntemsel kusurlarını ortaya koyabilme becerisinden azımsanmayacak bir heyecan duyarlar. Ancak, güvenilir bilgi —yani kendi sınırları dahilinde isabetli öngörü yapılmasına imkân tanıyan bilgi— biriktirmenin getirdiği ikilemi bizzat tecrübe etmek bambaşka bir şeydir. Tez yalnızca böyle bir deneyim sunmakla kalmaz; aynı zamanda, doktora öğrencisi için taşıdığı daha derin anlamı nedeniyle, güvenilirlik konusunda bir tür içsel sorgulamayı da zorunlu kılar ki bunun daha sonraki araştırmaların gidişatı üzerinde kalıcı bir iz bıraktığından hiç şüphem yoktur.

Bu durum, her gün tezin başına oturulduğunda ortaya çıkan kayda değer “teferruatı” göz ardı etmek değildir. Her kuşağın doktora öğrencilerinin kendilerinden sonrakilere aktardığı ve sayısız kahve molasının konusu olan uyarı ve söylentilerden, ister gerçek ister hayali olsun, etkilenmemek mümkün değildir. Bu nedenle, insan hem danışmanının gerçek ya da hayali tuhaflıklarına karşı sürekli tetiktedir, hem de tez komitesinin kritik üyelerinin tercihlerini sürekli hesaba katmak zorundadır. Aynı şekilde, bölümün kabul edilebilir bir tezin uzunluğu, biçimi ve konusu hakkında yazılı olmayan düzenlemelerinin her zaman farkındadır. Ve böylece, kabul edilmeme riskini azalttığı söylenen çeşitli geleneklere de saygı gösterilir—uygun sayıda dipnot, belki bir ya da iki etkileyici istatistik tablosu ve faydası tartışmalı olsa bile alandaki temel eserleri listeleyen kapsamlı bir bibliyografya gibi.

Ancak tez yazımına ilişkin tüm o geleneklere gereken saygı gösterilirken bile, “Bunu nasıl biliyorum?” sorusu varlığını sürdürür. Bu soru yalnızca, bir sözlü sınav jüri üyesinin tam da böyle bir soruyu yöneltebileceğine ilişkin kemiren bir korkudan dolayı değil; aynı zamanda doktora öğrencisinin kendiyle baş başa kalmak zorunda olmasından dolayı da kalıcıdır. Tezi, tezin güvenilirliği sorusuna gelişigüzel yaklaşmasına izin vermeyecek kadar önemlidir. Bu, yetişkinliğe sahtecilik yapmak yerine, hak ederek ulaşmakla ilgili bir konudur.  Başkaları yaratıcı içgörülerden, çeşitli dipnotlardan, ayrıntılı grafiklerden ve sıkı bir organizasyondan etkilenmiş olsalar bile, bunların yalnızca tezin güvenilirliğin zahiri görünüşü olduğunu, özünü yansıtmadığını bilir. Bu nedenle kesinlik arayışına çıkar; fakat kesinliğin “görünüşe göre”, “muhtemelen” ve “öyle görünmektedir ki” gibi ifadelere dayandığını keşfeder. Ancak zamanla anlaşılır ki bu ifadeler, çok geçmeden isminin ardına eklenecek üç yeni harften bile daha anlamlı birer kazanımdır. Çünkü bu ifadeler, kolay kazanılmayan bir öz-disiplini, bir alçakgönüllülüğü ve bir dürüstlüğü yansıtır—ki bunlar, özünde, ergen ile yetişkin arasındaki farkı belirleyen ve böylece kişinin olgunluğa eriştiğini simgeleyen özelliklerdir.

 

1924-2011




James Rosenau (1957/1980), ''The Birth of a Political Scientist'', içinde J. Rosenau, The Scientific Study of Foreign Policy, Frances Pinter (Publishers ), Revised and Enlarged Edition, pp. 3-7

21 Ağustos 2025 Perşembe

Şaban H. Çalış, İnşacılık ve Otobiyografik bir Hikaye

Şaban Çalış yeni yayımlanan kitabında disiplindeki entelektüel kapıbekçiliğini anlatırken, kendi otobiyografik hikayesini de ayrıca paylaşmış.

1990-1 gibi henüz inşacılık ismini tam olarak duyurmadığı erken bir tarihte devlet kimliği üzerine yazdığı çalışmasını ancak 1995 yılında yayımlayabildiğinden bahsetmiş. 

''Onlara göre devletin kimliği olamazdı.''


Ayrıca inşacılık yaklaşımının Türkiye'deki ilk temsilcisi/uygulayıcısı olmasına rağmen yerleşik IR'cıların kendi tezine atıf vermemesinden ve bazı hocaların yaptıkları intihal veya intihale varan durumlarına değinmiş.




Şaban Halis Çalış (2025) Uluslarararası İlişkiler ve Anarşizm, Çizgi Yayınevi.